7. Gün: Likya Yolu, Ksantos 2

Likya Yolu’nda yedinci günüm…

Sabah erkenden uyandım. Konakladığım villanın verandasından verimli toprakların candamarı Eşen Çayı’nın sisler içindeki ağır ağır akışını izledim. Ardından Ksantos’un yarım kalan hikâyesini tamamlamak üzere yeniden yola koyuldum.

Kınık içinde kahvaltı yaparken harita üzerinden kısa gezi planlamamı çıkardım. Saat 10:00 gibi müzeye vardım. Müzekart barkodunu okutup Ksantos’a giriş yaptıktan sonra Antik Roma yolu üzerinde ilerlemeye başladım. Önceden resmi Likya Yolu buradan geçiyormuş; ancak sonradan müze etrafı çitle çevrildiğinden rota dışarı alınmış.

Roma Yolu
Roma Mozaikleri
Bazalika

Yolun sonlarına doğru sağ tarafta mozaik tabanlı yapı ile bazilika göründü. Roma yolunun bittiği noktada patikaya girdim. İlk olarak Dans Eden Bakire Lahdi karşıladı beni. Lahdin alınlıklarındaki dans eden bakire figürleri, Anadolu halklarının o dönemki ölüm ritüellerini yansıtıyordu. Aynı ritüeli Troya Müzesi’nde sergilenen Poliksena – Kızöldün lahdinde de görmüştüm. Lahit kapağının batı yüzünde bir domuz avı sahnesi, doğu yüzünde ise ölen kişinin savaşçı kimliğini vurgulayan kabartmalar vardı. Günlük yaşamı ve cenaze ritüellerini böylesine doğrudan anlatan bu yerel Anadolu üslubu, Grek sanat anlayışında görülmez.

Dans Edenler Lahdi
Dans Edenler Lahdi
Dans Edenler Lahdi

Biraz ilerleyince sağda surların dibinde bir obruk gözüme çarptı. Belli ki aşağıda boşluk var ve yağışlar nedeniyle burada bir çöküntü olmuş. Az ileride de solda yıkıntılar içinde, toprak altına açılan ve henüz kazılmamış olduğunu düşündüğüm bir boşluk gördüm. Eğilip aralıktan içeri baktığımda tuğladan örülmüş silindirik ısıtma sütunlarını fark ettim. Bir hamamın ısıtma sistemine benziyordu. Maalesef Ksantos’ta bir iki nokta haricinde tanıtım panosu yoktu.

Isıtma Sistemleri
Polygonal Duvarlar

Gördüklerimi kendim yorumlayarak yoluma devam ettim. Yer yer Pydnai antik kentindeki gibi mühendislik harikası mükemmel polygonal duvarlar karşıma çıkıyordu. Fellow’un gazabına uğramış boş kaidelerin ve gömü bölümü olmayan devrilmiş pilye dikmelerinin yanından geçtim. Derken önceki günlüğümde bahsettiğim Payava Lahdi’nin kaidesiyle, üstünde kalan bir iki çıplak tekne parçasıyla karşılaştım. Buruk bir sızı! Oradan uzaklaştım.

Payava Lahdi

Biraz ileride görkemli Ahqqadı Lahdi gözüme çarptı. Binlerce yıllık bu mezar, üzerindeki Likçe yazılarla birlikte oldukça iyi durumdaydı. Likçe yazıtlarının Türkçe tercümesini ilgili fotoğrafın açıklama kısmına yazacağım. Üstündeki yazıların aşınmaması için mutlaka yerinde, kapalı bir koruma alanı oluşturulmalı. Aynı durum Dans Edenler Lahdi için de geçerli.

Ahqqadi Lahdi
Ahqqadi Lahti
Lahit üzerindeki yazılar tamamen Likçedir.
Çeviri (Christiansen, 2020) :
Bu bina, Pizibide’nin çocuğu ve Hm̃prãma’nın yeğeni Ahqqadi tarafından inşa edilmiştir. Ve tahsis için miñti için O – ada’yı kurmuştur . Ve alt oda için III – ada’yı kurmuştur. Ve o (yani mezar sahibi) üst odayı karısına ve Mñneτeide’nin kan bağı olan soyundan gelenlere(?) vermiştir. Alt odayı ise kendi hane halkına vermiştir.

Yoluma devam ettim. Az ileride Doğu Nekropolisi’nin en can alıcı, beni en çok etkileyen bölümüne ulaştım. Öyle bir yer ki insana kahretsin dedirtiyor. Betimlemek neredeyse imkânsız… İnsanüstü bir emek! Dev bir kayaya oyulmuş ev tipi mezar topluluğu… Üzerindeki pilye dikmesiyle muazzam bir kompozisyon. Ana kayaya işlendiğinden götürülmesi, taşınması, çalınması da mümkün değil. Her detayı altın oran ölçüsüyle ince ince hesaplanmış bu olağanüstü ve gizemli eser, sadece Ksantos’un değil, belki de Türkiye’nin en özel yapısı!

Pilye Dikmeli Kaya Mezarı Ünitesi

Burayı gördükten sonra şunu fark ettim: İngiltere, British Museum’daki Fellow’un götürdüğü Ksantos eserlerini parlatıp tüm dünyaya öyle bir sunuyor ki, sanırsın Türkiye’de sadece çöpler kaldı. Öyle değil. Biz nedense kaçan balığa takılıyoruz. Değerini bilmesek de Ksantos, tüm zenginliğiyle hâlâ Türkiye’de.

İhtişamlı kaya bloğunun solunda yer alan bir mezar odasına ait sağ sövedeki Likçe yazı, sır perdesini aralıyor: Bu anıtların yalnızca ölüler için değil, ailenin nesiller boyu sürecek mülkiyet haklarını da belirleyen birer hukuk belgesi olduğunu gösteriyor.

Yazıtlı Kaya Mezarı

Likçe yazının tercümesini, ilgili fotoğrafın açıklama bölümünde veriyorum.

Söve üzerindeki Likçe Yazıt
Çeviri (Christiansen, 2020) :
Bu bina, Xñtenubi’nin oğlu Mẽmruwi’nin büyükannesinin kan bağı olan soyundan gelenler ve θurttaların eşleri için inşa edilmiştir. Ve ödeyiciler(?), başkalarının ödediklerini kendilerine bağlayabilir(?)/emredebilirler(?). Ve onların kan bağı olan soyundan gelenleri(?) içine yerleştirmelerine izin verilmemelidir. Ve onlar, miñti (yani) III ada tahsisi(?) için yeminli bir anlaşma (aracılığıyla) kurmuşlardır .
Hura Mezarı TL47
Çeviri (Christiansen, 2020) : Bu mezar, karısı ve çocukları için İkos’un ikezisi
Hura tarafından inşa edilmiştir . Ve miñti II –) ada için yemin altında kurulmuştur .

Pilye dikmeli mezar ünitesini geride bıraktım. Sağımda solumda lahitler arasından Doğu Nekropolisi’nin sur dışında kalan bölümüne geçtim. Kenti çevreleyen Doğu surları boyunca devam eden Nekropoliste yürüdüm. Likyalılar neredeyse gördükleri her kayaya oyma ev tipi mezarlar yapmışlardı. Her birini tek tek inceleyerek ilerledim. Bu arada zaman su gibi geçmiş, saat 17:00 olmuştu bile. Kalan bölüm için zaman yetersizdi. O sırada uzaklarda, tepenin alt kısımlarında büyük bir lahit fark ettim. Oraya inmek için zamanım yoktu. Uzaklardan zumlayarak lahitin fotoğrafını çektim. Fotoğrafı incelediğimde kapağı British Museum’da sergilenen Merehi Lahdi olduğunu fark ettim. Yine bir burukluk!

Merehi Lahdi
mezar , Xeriga’nın hükümdarlığı sırasında Kudala (the) Xñtla’nın oğlu Merehi tarafından hanedanı
için inşa edilmiştir .

İlerleyince kayaya oyulmuş üçlü ev cepheli mezarın önüne geldim. Uzun süre karşısında durup yapıyı inceledim. Likyalıların inançlarını düşündüm. Onlar için ölüm bir son değil, başka bir eve geçişti. Bu yüzden mezarlarını da yaşadıkları evler gibi inşa ettiler. Kapısı, sütunu, alınlığıyla her biri birer taş ev… Ölülerini yüksek yerlere koyarlardı; çünkü ruhlarının gökyüzüne daha yakın olmasını isterlerdi.

Surların Eşen Çayı tarafında sonlandığı yerden yeniden Akropolis’in içine girdim. Çok geç olmuş, müze kapanmak üzereydi. Kestirme patikalardan aşağı indiğimde güneş artık Harpy Anıtı’nın ardında batıyordu.