8. Gün: Likya Yolu, Kınık – Üzümlü

Likya Yolu’nda sekizinci günüm.

Bu sabah üç gece kaldığım Kadir Bey’in villasını artık terk ediyorum. Kınık’ta bir kahvaltı sonrası yeniden Likya Yolu’na girdim. Hafif bir yükselişle Ksantos’a çıktım. Solumda tiyatro, Harpy Anıtı; sağımda Bazilika ve Nekropollere giden Roma yolu. İki gün gezdiğim halde bitiremediğim Arnna(Ksantos)yı geride bırakırken son bir kare fotoğraf aldım. Yürümeyi özlemiştim ama asfalt biraz sıkıcıydı. Tehlikeli ve yürüyüşçülerin dikkatli olması gereken Fethiye-Kaş karayolunu geçip Çavdır yoluna girdim. Yol hâlâ asfalt ama solda paralel giden orman içi bir patika keşfettim. Artık çamların gölgesinde toprak patikada yürüyordum. Yer yer kamp alanları gözüme çarptı. Kınık’ta kalmak istemeyenler Çavdır’a doğru devam ederse buralarda rahatlıkla kamp kurabilirler. Bir süre sonra Çavdır’da düzgün görünen bir mekânda çay molası verdim. Çay berbattı. Bitirmeden kalktım.

Çavdır çıkışında Likya Yolu bir mezarlığın içine girdi. Mezarlıktan çıkınca nihayet arazide yürümeye başladım. Likya Yolu işaretleri oldukça zayıftı ama artık işaret takip etmiyor, insan izi takip ediyordum. Çoğu yerde kırmızı-beyaz silinmiş işaretleri görmeye çalışmak zordu. Sanırım biraz da kırmızının tonlarını doğanın renklerinden ayıramıyordum. Likya Yolu’nun üçüncü gününde Alınca–Sidyma parkurunda çoğu kişinin görmekte zorlandığı sarımsı ayak izlerini çok daha iyi ayırt edebildiğimi fark edince rota takibi için kullandığım aplikasyonu bile kapattım. O andan sonra yürümek daha keyifli, daha özgür hale geldi. Toprakta ya da kayada fark etmeksizin sarımsı yoğun ayak izlerini, soluk Likya işaretlerinden çok daha iyi görüyor ve takip edebiliyordum.

Çavdır’dan sonra Patara Plajı’na kadar seralarla kaplı Eşen Ovası manzarasında yürüdüm. Bir süre sonra Likya Yolu, Ksantos’a su taşıyan tarihi kanallar ve kemerler üzerinde ilerlemeye başladı. Yer yer su yolu doğrudan kayaya oyulmuştu; binlerce yıllık bir mühendislik harikası üzerinde yürüyordum. Yol başlangıçtan itibaren hafif eğimle yükselirken gittikçe zevkli hale geliyordu.

Kayaya oyulmuş anik su kanalları

Çayköy’ü geçince su kanalları, zakkumların sardığı sık bitki örtüsü içinde ilerleyen şirin su patikalarına dönüştü. Sanki çocukluğumda okuduğum Hansel ve Gretel masallarındaki ormanlarda yürüyordum. Zaman zaman çalıdan, çırpıdan kaçınmak; bitki örtüsü altından eğilerek geçmek ve suya düşmemeye çalışmak gerekiyordu. Bir ara kıkır kıkır gülüşler duydum. Karşıdan gelenler vardı. Bitki örtüsünün sıklığından onları ancak birkaç metre kala görebildim. İki yabancı uyruklu kız, düşe kalka geliyordu. Selamlaştık. İkisi de sudan çıkmış kurbağa gibiydi; başlarına kadar ıslaktı. Bu parkurda ilk kez yürüyüşçü görüyordum. Patika o kadar daralmıştı ki suya girmeden karşılıklı geçebilmek çok zordu. Onlara yol vermem gerekecekti. Tam suya girmeye hazırlanırken ikisi birden “No no” diye bağırdılar. Kahkahalar atarak bana kıyafetlerini gösteriyor, biz zaten ıslandık senin ıslanmana gerek yok diyorlardı.

Nihayet bir vadi içinde bu sevimli su patikası son buldu. Kuru bir dereden yukarı çıkınca geldiğim su kanallarını besleyen İnpınarı’na vardım. Buz gibi suyla elimi yüzümü yıkayıp serinledim. Ovacık’tan bu yana yürüdüğüm Likya Yolu boyunca hiç su sıkıntısı yaşamadım. En kurak aylarda olmamıza rağmen her yer suydu. Şişemi de doldurup yoluma devam ettim.

Artık yol ormanlık alanlarda ilerliyor, eğim hafif hafif artıyordu. Çok uygun kamp alanları görüyordum. Bir ara botumu kontrol ettim; sağ bot açılmaya başlamıştı. Oysa iyi bir markaydı ve bu yürüyüş için yeni almıştım.

Bir süre sonra Üzümlü görünmeye başladı. Acıkmıştım. Elimdeki rehber kitapta Üzümlü’de alabalık yapıldığı yazıyordu. Usta Pide Restaurant’a varınca alabalık siparişimi verdim. Biraz beklemem gerekecekti. Bu arada gün boyu çaya hasret kalmıştım; arka arkaya birkaç bardak içtim. Aslında bugün Margaz’a kadar yürümeyi düşünüyordum; ama yemek gecikecek, saat de geç olacaktı. Üzümlü’de gecelemeye karar verdim. Hem günlüklerimi de yazabilirdim.

Gece geç saatlere kadar yemek, çay ve köylülerle sohbet derken çok az yazabildim. 23:00 gibi okulun bahçesindeki çimenlere çadırımı kurup uyku tulumuna uzandığımda, derelerin şırıltısı, zakkumların acımsı nemli kokusu, ormanın serinliği ve o kıkır kıkır gülüşler zihnimde dönüp duruyordu. Tatlı bir yorgunlukla masalsı bir güne veda ettim.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir