4. Gün: Likya Yolu, Sidyma – Gavurağılı

Likya Yolu’nda dördüncü günüm.

Sabah Sidyma’da, Fatma Ana’nın evinde mis gibi çay kokusuyla uyandım. Sanırım kahvaltım hazırdı. Nefis bir kahvaltının ardından sırt çantamı evde bırakıp Sidyma’yı son bir kez görmek istedim.

Fatma Ana’nın tarif ettiği resimli mezarları buldum; binlerce yıl öncesi mezar tavanına kazınmış bu resimler hâlâ ilk günkü gibi capcanlı ve etkileyiciydi. Bir süre mezar tabanına sırtüstü uzanıp tavandaki resimleri izledim, ne anlama geldiklerini düşünmeye çalıştım. Ardından sırt çantamı almak için yeniden Fatma Ana’nın evine döndüm. Kahve hazırlamıştı. Kahvemi içtim, sonra vedalaşma vakti geldi.

O an bana, sevdiklerini kaybettikten sonra kendisine yoldaş, arkadaş olmuş Likya Yolu’nu hazırlayan ve tüm dünyaya tanıtan Kate Clow’un evini tarif etti. Kate Clow’un Sidyma’da kaldığını işte o zaman öğrendim.

Ev, Likya Yolu’na çok yakın bir sapak içindeydi; son derece mütevazı bir köy evi. Kapısına vardığımda Kate Clow mutfakta bulaşık yıkıyordu. Seslendim ama duyuramadım. Fatma Ana’yı arayarak sesimi duyuramadığımı söyledim. Kate Clow’u arayacağını söyledi. Kısa süre sonra Kate, ev haliyle ve güler yüzüyle beni karşıladı.

Bir süre yürüyüş yolları üzerine sohbet ettik. Kullandığım Wikiloc uygulaması yerine önerdiği farklı aplikasyonları küçük bir kâğıda yazıp “Bunlar sana daha doğru ve güncel rotalar sunacaktır,” diyerek verdi. Ardından birlikte bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Sonra ben, sırt çantamı yüklenip yeniden yola koyuldum.

İlk adımlarımı atarken arkamda kalan Dodurga köyüne, zeytin ağaçlarının gölgelerine son bir kez baktım. Fatma Ana’nın bahçesinden gelen çay kokusu hâlâ burnumdaydı.

Likya Yolu tabelasının yönlendirdiği patikalara girdim. Hafif tırmanış sonrası bir yaylaya çıktım. Burası binlerce bal arısı kovanının bulunduğu kışlatma alanıydı. Anadolu’da birçok yerde arılar kış salkımına girdiği hâlde buradaki arılar hâlâ kovanlarına nektar ve polen taşımaya devam ediyordu.

Yaylayı geçince toprak bir yol üzerinden Bel köyüne varmıştım. Burada da başka bir Fatma Ana vardı. İşletmenin adı Fatma Pansiyon. Fatma Hanım gelecek bir grup için çok hızlı bir şekilde gözleme hamuru hazırlamaya çalışıyordu. Artık öğle olmuş, acıkmıştım. Fatma Hanım’a gözleme siparişi verdim. Yediğim en güzel gözlemeydi. Çocukluğumda annem ramazan hamuru hazırlarken bize gödek yapardı. Gödeği çok severdim. Fatma Hanım’ın gözlemesinde de bu çok sevdiğim gödeğin tadı vardı. Nefis gözleme ve sınırsız çay için Fatma Hanım’a sadece 100 TL ödemiştim.

Yürüyüşe çıkmadan önce kulüp antrenörümüz Mustafa Kızıltaş hocamızın, “Yanınıza yiyecek almayın, yol üzerinde yeterince işletme de market de var,” sözü aklıma geldi. Çok doğru söylemişti. Fiyatlar son derece makul, insanlar güler yüzlüydü. Yanıma aldığım yiyecekleri azaltsam da yine de biraz almıştım; hiç gereği yokmuş. Likya Yolu üzerindeki birçok işletme bilinçli ve yürüyüşçü dostuydu.

Fatma Pansiyon’da yemek ve dinlenme molası sonrası Belceğiz’e doğru çıkışa başladım. Bir süre sonra Akdeniz turkuazının nefes kesen manzarasında taştan taşa ilerliyordum. Sık sık mola vererek fotoğraflar çektim. Sonra birden dikleşen zorlu bir kayalıktan dikkatlice Belceğiz’e indim. Beni ilk önce Kadir’in yeri karşıladı. Yorulmuş ve çok terlemiştim. O anda dünyanın en değerli şeyi gibi gelen buz gibi bir portakal suyu beni kendime getirdi.

Tekrar yoluma devam ettim. Köylülerin taşlar arasında açtığı tarlaları gördüm. Çok emek harcanmıştı. Taraçlama sayesinde hem tarla hem de zeytinlik için arazi kazanılmış, aynı zamanda toprak kayması da önlenmişti.

Artık gölgeler uzamış, gün bitmek üzereydi. Suyum da bitmişti ki Gavurağılı’ndaki mescide vardım. Buranın suyunu içmek istemedim. Elimdeki aplikasyon biraz ileride kaynak suyu olduğunu gösteriyordu. Yoluma devam ederek kaynak suyunu buldum ve doyasıya içtim, şişemi doldurdum.

Ortam artık sessiz ve zifiri karanlık, Gavurağılı geride ve ben Likya Yolu’nda ileriyor, kamp atacak yer arıyordum. Nihayet kamp yeri buldum, çadırımı kurdum. Bir konserve açarak karnımı doyurdum ve ardından derin bir uykuya daldım. Çadırın fermuarını çekerken, Likya Yolu’nun bana sunduğu en büyük lüksün, iyi insanların güler yüzü ve doğanın dinginliği olduğunu bir kez daha anladım. Yarınki yeni maceralar için hazırdım.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir