Likya Yolu’nda üçüncü günüm.

Alınca’da sabah uyandığımda, Gönen’den birlikte geldiğimiz arkadaşlardan İlknur’un omzunu çanta vurmuş, devam edecek durumu yoktu. Gönen’den gelen diğer arkadaşlarla birlikte dönme kararı aldılar. Bunun üzerine hep birlikte bir veda fotoğrafı çekindik. Ben artık yola onlarsız devam edecektim. Hedefim Sidyma’ydı.


Alınca’dan birden dik bir eğimle kayalardan aşağı inmeye başladım. Bu çok sert bir inişti. İnişin yatay hale geldiği yerde korkunç bir uçurumun yanından geçiyordum. Zorlu iniş ve olağanüstü manzaralar eşliğinde bir anda büyük bir işletmeye vardım.




Yabanda bir medeniyet gibiydi. Yeni açılmış olsa gerek. İsmini ilk kez duydum. Orada bir su molası verdim, bol bol fotoğraf çektim. Sonrasında da yol üzerinde birçok işletme gördüm. Çoğu yeni açılmıştı.






Kalabantia Antik Kenti’ni ve Osmanlı sarnıcını geçince, cazip fiyatlarıyla bir gözlemeci gördüm. Orada ayran, çay, portakal suyu, gözleme biraz karıştırdım.




Bir süre sonra Boğaziçi’ni geçip Sidyma’ya doğru dik bir tırmanışa başladım. Sidyma’ya yaklaşırken harabeler, lahit parçaları yer yer otların arasından kendini gösteriyordu.

Sidyma’ya vardığımda ilk nekropolis karşıladı beni. İlk kez bu kadar çok lahit mezarı bir arada görüyordum. Mezarlardan birinin tavanı çok ilginç resimlerle süslüydü. Hepsi birer sanat eseri gibiydi.



Antik coğrafyacı Strabon, Geographika adlı eserinde Sidyma’yı Kragos Dağı çevresindeki Likya yerleşimlerinden biri olarak gösterir.
Sarp ve dağlık bir coğrafyada yer alan bu küçük kent, Roma döneminde dikkat çekici bir gelişim göstermiştir.
Rivayete göre, Marcianus henüz rütbesiz bir askerken Pers seferi sırasında Sidyma’da hastalanır ve burada bırakılır. Kentin önde gelen iki kardeşi ona bakar. Bir gün bu kardeşler, Marcianus’un açık havada uyurken bir kartalın kanatlarıyla ona gölge yaptığını görürler. Bu, antik dünyada “imparatorluk” kehanetidir.
Yıllar sonra Marcianus imparator olduğunda, kendisine bakan bu Sidyma’lı kardeşleri unutmaz ve onları ödüllendirir. Sidyma’da bugün görülen anıt mezarlar ve Roma dönemi yapıları, kentin o dönemde ulaştığı refahın izlerini taşır.


Artık hava kararmak üzere olduğundan, antik kentte kısa bir tur sonrası önceden rezervasyon yaptırdığım Fatma Ana’nın evine gittim. Çok tatlı dilli bir kadındı. Birbirinden güzel yemekler hazırlamıştı. Önce çay ikram etti, tanıştık konuştuk. Çok da yaşlı değildi; ama o, sevdiklerini birbiri ardına kaybedince fazlasıyla üzülmüş ve kendini salmış, yaşlı hissediyordu. Günlerdir yolda ev yemeğine hasret kalmıştım. Sofrada yok yoktu; yemekler de birbirinden lezzetliydi. Yemek boyunca Fatma Ana’yla sohbet ettik. Zamansız kaybettiği sevdikleri ona çok acılar yaşatmış, onu üzmüştü. Sabah kahvaltısı, temiz yatak, banyo ve çeşitli ikramlar için çok cüzi bir para ödedim. Ödediğimin çok üstünde hizmet aldığım için kendisine teşekkür ettim.

Sidyma bir günde gezilecek yer değildi. Burayı daha sonra tekrar ziyaret etmek ve tatlı dilli Fatma Ana’ya misafir olmak istiyorum. O gece duşumu almış, çamaşırlarımı yıkamış ve tertemiz yatakta rahat bir uyku çekmiştim.

