Likya Yolu’nda beşinci günüm…
Sabah oldukça dinç ve uykumu almış olarak uyandım. Uyku tulumumun fermuarı bozulmuştu ama üşümedim. Bu bölge, şimdiye kadar yürüdüğüm güzergâhla aynı enlemde olmasına rağmen daha sıcaktı. Aç değildim; kahvaltı yapmak istemedim. Bir an önce yola düşmek istiyordum.

Çadırımı topladım, çantamı sırtlandım. Kamp alanından, yolda tanıştığım üç kişiyle birlikte çıktık. Biraz yürüdükten sonra bir yangın havuzuna vardık. Yanındaki çeşmeden az da olsa su akıyordu. Zemin pek iyi değil ama burada da kamp yapılabilir. Çeşmeden su içip yola devam ettik.
Bugün Likya’da beşinci günümdü. Artık kondisyonum artmıştı; yokuş ya da düz fark etmiyor, çantamın ağırlığını hissetmiyordum. Önden, Altuğ Şenel’in Likya Yolu kitabından telefonuma yüklediğim rotayı takip ederek tırmanıyordum. Arada arkadan gelenleri bekliyordum.
Bir noktada rota üzerinde bir fotoğraf terası işareti fark ettim. Patika ve kırmızı-beyaz Likya Yolu işaretleri belirgindi. Sürekli durmak yerine önden hızlıca gidip onları orada beklemeye karar verdim.
Teras, dik bir tepenin üzerindeydi. Vardığımda manzara inanılmazdı: ayaklarımın altında uzanan Patara Plajının, Akdeniz’in turkuazıyla birleşen uçsuz bucaksız sarısı göz kamaştırıyordu. Fotoğraf makinem o güzelliği tam veremese de bol bol fotoğraf çektim.

Geriden gelen arkadaşlar gecikmişti. Aramızdaki mesafe çok değildi. Yirmi dakika daha bekledim, yine gelen olmadı. Seslendim, karşılık yok! Onlar farklı bir aplikasyon kullanıyorlardı; sanırım başka bir rotadan gitmişlerdi. Çantamı sırtladım. Artık yavaş yürümeme gerek yoktu.
Rota işaretlerini izleyerek tepeden aşağı inmeye başladım. Patikanın hemen sağında birkaç mağara gördüm. Birinin önünde kayaya oyulmuş merdivenler vardı; belli ki bunlar da tahrip olmuş mezarlardı. Birkaç fotoğraf çekip inişe devam ettim.


Taşlık bir yamaç boyunca dar patikada ilerliyordum. Aşağıda Pydnai Kalesi göründü. Ardından sabah kaybettiğim arkadaşlara yetiştim; mola veriyorlardı. Ben tırmanışlı, daha zorlu bir yoldan gelmiş, onlar ise düz ve kolay bir patikayı seçmişti. Benim gittiğim yönde “çarpı” işareti varmış; seslenmişler ama duyuramamışlar.
İyi ki duyuramamışlar, iyi ki çarpı işaretini görmemişim. Çünkü o hatalı görünen patikadan gitmesem, yukarıdan o nefes kesici manzarayı ve kaya mezarlarını göremeyecektim.
Yol planlarımız uyuşmuyordu. Onlar molaya devam ederken ben yürüyüşümü sürdüm.
Bir süre sonra Pydnai Kalesi’ne vardım. Surların farklı taş işçiliği hayranlık uyandırıcıydı. Düzgün kesilmiş iri bloklar arasında adeta bir mühendislik düzeni vardı.


Pydnai, MÖ 4. yüzyılda inşa edilmiş, Likya’nın deniz kıyısındaki küçük ama stratejik bir kalesiydi. Strabon, burayı Geographika adlı eserinde “Ksantos’luların deniz kıyısındaki kalesi” olarak tanımlar. Kalenin güneydoğu burcu bugün hâlâ sağlam durumdadır. Kale çevresinde görülen odalar, sarnıç kalıntıları ve küçük girişler, buranın askeri bir karakol kadar yaşam alanı olabileceğini de düşündürüyor.

Pydnai içinden geçen Likya yolu sonrasında kaleyi dönerek yamaç boyunca devam edip Patara Plajı’nın doğusunda, Özlen Çayı’nın denizle buluştuğu yere indim. Bir köprüden karşıya geçtiğimde Patara Green Park karşımdaydı.

Green Park’ta, Patara Plajı’nın göz kamaştıran ufkunda çayımı yudumlarken birkaç kare fotoğraf almayı da ihmal etmedim. Özlen Çayı, uçsuz bucaksız kumsal, palmiyeler ve Akdeniz… hepsi aynı müziğin farklı ama uyumlu notalarıydı.


Orada biraz daha kalmak, o güzelliği daha uzun yaşamak isterdim; ancak zamanım kısıtlıydı. Yolum üzerindeki Letoon’u gezip görmek ve sonrasında hava kararmadan Ksantos’un bulunduğu Kınık’a ulaşmam gerekiyordu. Çünkü Ksantos bir günde gezilecek yer olmadığından birkaç gece kalmak için konaklama yeri de bulmalıydım.
Heyecanım gittikçe artıyordu. Yürüyüşün başından beri en merak ettiğim, Likya’nın kalbine…özgürlüğün ve direnişin sembolü olmuş; dünyanın gördüğü en trajik kahramanlıkların yaşandığı Sarpedon’un, Arbinas’ın şehri Ksantos (Xanthos)’a adım adım yaklaşıyordum.

Letoon’a vardığımda iyice acıkmıştım. Henüz kahvaltı yapmamış, kilometrelerce yürümüştüm. Köydeki küçük bir işletmede, zorlu yürüyüşümün büyük ödülü olması gerekirken beklentimin çok altında kalan o lezzetsiz menemenle karnımı doyurup hemen yanı başımdaki Likya’nın en kutsal şehri Letoon’a geçtim.
Ana Tanrıça Leto ile ikizleri Artemis ve Apollo için yapılmış tapınaklar burada yer alıyor. Letoon yalnızca dini törenlerin merkezi değil; tiyatrosuyla da canlı bir şehirdi.



İlginçtir ki Strabon’un Likya’yı sayfa sayfa anlattığı Geographika’sında pek çok kentten söz ettiği halde Letoon’un adı hiç geçmez. Oysa tanrıçaların gölgesinde yükselen bu kutsal alan, Likya Birliği’nin ruhunu taşıyan en önemli merkezlerden biridir.
Kentte en çok ilgimi tiyatro çekmişti. Kültür Bakanlığı’nın açıklama panosuna göre yapı, eski bir nekropolisin üzerine inşa edilmişti. Ayrıca bozulan kuzey oturma sıralarının altında bir lahitin görülebildiği belirtiliyordu. Ne kadar arasam da o lahiti bulamadım.


Buna karşılık oturma basamaklarının altındaki dolgu dikkat çekiciydi. Sıraların altına gelişigüzel kayalar doldurulmuştu; fakat onların üzerine oturan tonlarca ağırlıktaki bloklar son derece düzgün tesviye edilmişti. Antik ustaların taş üzerindeki hâkimiyeti burada bütün açıklığıyla hissediliyordu.


Tapınakların bulunduğu alanın ilkbaharda su altında kalması ise buranın bir graben çöküntüsü olduğuna işaret eden güçlü bir ayrıntıydı.
Letoon’dan ayrılırken aklımda tek bir düşünce vardı: Artık zamanı gelmişti; yol beni Likya’nın kalbine, Ksantos’a götürüyordu.


