Güneyden Kuzeye Kazdağları Transı

Bandırma’dan Tansel Demirel, Cihan Boztunç ve Fahri Fidan; Gönen’den Ekrem Gürses ve ben; Güneyden Kuzeye yürüyerek gerçekleştireceğimiz Kazdağları Faaliyeti için 8 Temmuz sabahı saat 03.30 gibi Gönen’de buluştuk. Çorbalarımızı içtikten sonra Akçay’a doğru yola çıktık. Her zamanki gibi en sevdiğim güzergah olan Yenice yolunu kullandık. Bu yol üzerindeki Gönen Çayı manzaraları ve Kazdağlarının etekleri beni her zaman etkilemiştir. İlk olarak yolumuz üzerinde bulunan, Atatürk’ün yurt gezileri sırasında su içtiği çeşmede durarak Ata’yı yad ettik.. Sonrasında Hanlar’da kısa bir çay molası vererek Kazdağlarının bol oksijenli havasıyla ciğerlerimizi buluşturmaya başladık.

Sabah erken saatlerde Zeytinli köyüne vardık. Zeytinli köyüne gelip de Kazdağlarında vahşi madenciliğe karşı mücadele verdiğimiz eski dostumuz, yoldaşımız Dr. İlkay Birsel Hanımı görmemek olmazdı. Telefonla kendisini arayarak Zeytinli parkında bizimle kahvaltıya davet ettim. Sağ olsun davetimizi kabul edip bize katıldı. Kahvaltı sonrası parkta bir süre sohbet ettik. Kazdağlarından, vahşi madencilikten bahsettik. Sonra da Kazdağı eteklerindeki köyleri gezmek üzere vedalaşarak İlkay Hanım’dan ayrıldık.

İlk olarak Aşil’in atlarını suladığı, Afrodit’in güzellik banyosunu yaptığı Sutüven Şelalesi’ni ve Sebahattin Ali’nin yaşadığı bir olaydan esinlenerek yazdığı Hasan ve Emine’nin acılı aşk hikayesine konu olan Hasanboğuldu Büveti’ni ve sonrasında sırasıyla Kızılkeçili köyündeki 850 yıllık çınar ağacını, Tahtakuşlar Etnografya Müzesini, Tuncel Kurtiz’in mezarını, Antandros Antik Kentini, Nekro Polis(Ölüler Şehri)i, Zeus Altarı’nı ve Adatepe köyünü ziyaret ettik. Tabiiki buradaki güzellikler bir ya da bir kaç günde gezilemiyeceği gibi kısıtlı bir güne de fazlası sığdırılamazdı. Yalnız Adatepe köyünde öğle yemeği için oldukça kötü yapılmış bir çiğböreğe 15 tl. ödeyince gözlerimiz faltaşı gibi açıldı. Daha önce de burada çiğbörek yemiştim, o zamanlar hem fiyatlar makul hem de çiğbörekler çok lezizdi. Dersimizi almıştık artık, fiyat sormadan alışveriş yapamaz olduk.

Akşama doğru kamp alanımıza doğru yolumuzu tuttuk. Erken yatmalıydık. Ertesi sabah erkenden İda’nın zirvesine zorlu bir tırmanışımız vardı. Sonrasında 2 gece 3 gün sürecek ve toplamda 52,5 km lik uzun bir yürüyüştü bu. Bu arada Güre’den geçerken Kazdağı’nın zirvesi görünüyordu. Aracı durdurarak arkadaşlara Kazdağı’nın zirvesini işaret ederek, ”bakın yarın öğle saatlerinde orada olacağız” dedim. Amacım neyi başaracaklarını görmelerini ve hepsinden önemlisi bu faaliyeti ciddiye almalarını sağlamaktı. Arka koltukta oturan Cihan şöyle bir yutkunarak ”keşke söylemeseydin Abi ya… göz görmeyince gönül katlanırdı”. Anlaşılan düşündüğüm işe yaramıştı, bu onlara nefeslerini, enerjilerini, yüklerini ve motivasyonlarını ayarlamalarını sağlayacaktı.

Bandırma’dan gelen Tansel Bey ve arkadaşları bu etkinliği Ağustos ayında gerçekleştirecekleri Niğde Aladağlar trans faaliyetleri için bir hazırlık antrenmanı olarak görüyorlardı. Bu da beni tedirgin ediyordu. Çünkü bu dağa tırmanmak ve sonrasında uzun bir transı gerçekleştirmek de bir ön hazırlık, iyi bir kondüsyon ve dağdaki hayati ihtiyaçlarını karşılıyacak çok iyi bir çanta planlaması gerektiriyordu. Daha önce bu dağda çeşitli faaliyetler ve trans gerçekleştirmiş birisi olarak tüm tecrübelerimle bu transın zorluklarını ve hazırlık aşamasında yapmaları gerekenleri onlara anlatmaya çalıştım. Gönen’den katılan Ekrem Bey’e ise ön hazırlığının her aşamasında bizzat bulunarak yardımcı olduğum için onun bu transı zorlanmadan bitireceğinden şüphem yoktu. Ekrem Bey transın zorluğunu kavramış ve hazırlıklarını da kusursuz tamamlamıştı.

Akşama doğru Sutüven Şelalesi’ne çok yakın olan Çamlaraltı kamp alanına çekildik. Burada kampımıza kadar gelip, aracımızı yürüyüşümüzü sonlandıracağımız Aşağıçavuş Köyü’ne götürecek Akçakoyun köyünden Ayhan Bey ve eşiyle görüştük, birlikte çay içtik ve bir süre sohbet ettik. Daha sonra Aşağıçavuş köyünde görüşmek üzere kendilerini uğurladık. Çamlaraltı kamp Alanı yetkilisinin bizler için hazırladığı nefis akşam yemeğinden sonra kurduğumuz çadırlarımıza çekilerek hemen uyuduk. Ancak ben çadırımı kurduğum halde havanın güzel olması ve İda’nın bol oksijenli havasını doya doya ciğerlerime çekmek için dinlenme ranzaları üzerindeki minderlerde uyumayı tercih ettim. Uyku tulumumu dahi açmadım.

Kazdağları Transı İlk Gün – 09 Temmuz

Gecenin saat 3’ünde faaliyete başlamak üzere uyandığımda çok az uyumuş olmama rağmen oldukça dinç ve uykumu almış olarak uyandım. İçimden yürümek koşmak, tırmanmak geliyordu.. Hazırlıklarımızı tamamlayıp kahvaltımızı yaptık. Benim kahvaltım kabuklarıyla birlikte yediğim bir adet kivi’ydi.Saat 4:15 te kampı terkederek yürüyüşümüzü başlattık. Buradan zirveye daha önce de birkaç kez çıkmıştım. Zirveye kadar tırmanış da dahil olmak üzere en kestirme yolları kullanarak Aşağıçavuş köyüne kadar olan tüm rotayı çok iyi planlamıştım. Kazdağlarının en uzun transı olmasına rağmen sadece 52,5 km yürüyecektik. Bunun için planlamanın kusursuz olması gerekiyordu. İlk kez yürüyeceğimiz yerlerde sorunla karşılaşırsak geri dönüp daha önceki klasik rotaları kullanacaktık. Bu da öngördüğümüz 52,5 km. lik mesafenin uzaması anlamına geliyordu. Daha önceki kuş uçumu daha kısa translarımızda 140 km. ye varan yürüyüşleri düşününce bu oldukça makul bir mesafeydi. Ancak yapacağımız kestirmeler ve rota üzerindeki değişikliklerin bize ne kazandırıp ne kaybettireceği meçhuldü. Rotanın bazı bölümlerini defalarca yürümüş, bazı bölümlerini 30 yıl önce yürümüş bazı bölümlerini ise ilk kez yürüyecektim.

Tırmanışımız, ilk saatlerde kafa fenerleriyle oldukça sık bir orman içinde devam etti. Gün ağarmaya başladıkça ve biz yükseldikçe hem körfezin hem de İda’nın muhteşemliği bizi büyülemeye başladı. Artık biz de; Afrodit’in Hermes’e, Paris’in Helena’ya aşık olduğu, Tanrı ve Tanrıçaların balaylarını geçirdiği; Kanon, Zeyna, Herkül, Hektor gibi kahramanların evi sayılan ve dünyanın en büyük beş şairi içinde gösterilen Homeros’un, ”canavarlar anası bol pınarlı İda” diye betimlediği İda Dağı’nın bir parçasıydık. Uzun bir aradan sonra tekrar bu ormanlarda yürüyor, zirvesine tırmanıyor olmak benim için çok büyük bir mutluluktu.

Zaman zaman sarp yamaçlarla karşılaşsak da seçtiğimiz rotamız önceki tırmanışlara göre oldukça düşük eğimli ve pek de yorucu değildi. Yine de bir kaç arkadaşımız biraz zorlandı. Ne de olsa kısa bir süre içerisinde 1500mt. den fazla rakım almıştık. Hatta bir arkadaşımız sonradan açıkladığına göre tırmanış sırasında geriye dönüp dönmeme ikilemine uzun süre düşmüş ve her şeye rağmen mücadelesini bırakmamış, tırmanışını sürdürmüştü. İyi de mücadelesini bırakmamış, çünkü bir kişinin geri dönmesi demek hepimizin geri dönmesi demekti. Nihayetinde ilk olarak Sarıkız Türbesi’nin bulunduğu Şamanların hac yeri ve Kazdağı’nın 3. büyük zirvesi kabul edilen Sarıkız Tepesi’ne vardık. Burada fotoğraf çekip, kısa bir süre zaman geçirdikten sonra asıl zirveye Karataş(1774mt)a doğru yolumuza devam ettik. Zirveye yaklaşırken aniden önümüzden fırlayan bir tavşan bizi hayretler içinde bıraktı. Tavşan değil de sanki bir eşek… Hayatımızda hiç bu kadar büyük bir tavşan görmemiştik.

Kartalçimen Yaylası üzerinde bulunan Kaz Avlusu’nu (Kutsal Avlu) geçerek İda’nın doruğuna vardığımızda saat 12’yi geçiyordu. Oldukça yorulan arkadaşlara da burada uzun bir süre zaman geçireceğimize söz vermiştim.. Öncelikle hazır konservelerden oluşan yemeklerimizi yerken Yunan adalarını, Kazdağı’nın ikinci büyük zirvesi Cılbakbaba Tepesi’ni ve çevreyi doyasıya seyrettme imkanı bulduk. Kimi arkadaşlar bir süre şekerleme yaparak dinlenmeyi tercih ettiler. Homeros’un Troya efsanesinde Baş Tanrı Zeus’un Troya Savaşını buradan yönettiğinden bahsedilir. Mitolojide Gargaron ismi, hem Kazdağı’nın bu zirvesi hem de Adatepe köyünde bulunan Zeus Altarı’nın bulunduğu tepe için kullanılması çoğu kez kafalarda karışıklık yaratır ve Zeus’un efsanede bahsedilen Troya Savaşlarını izlediği tepe Adatepe Köyündeki Zeus Altarıyla karıştırılır. Gerçekte bahsedilen yer Kazdağı’nın zirvesidir. Yani şu an bulunduğumuz noktadır. Havanın açık olduğu zamanlarda buradan Troya sahillerine kadar uzun bir görüş olduğu söylenir.

Yöre halkı ve özellikle Türkmenler, yüzlerce yıldır süregelen geleneksel Sarıkız Hayrını yapmak için her yılın 15 Ağustos günü (Bu tarih cumartesinin gelişine göre değişir.) Kazdağı – İda’nın zirvesine çıkarlar. Burada bir hafta süreyle şu an bulunduğumuz Karataş(Gargaron)ın eteklerindeki Kartalçimen Yaylası üzerinde Kutsal Kazavlusu mevkiinde çadırlı kamp kurarak konaklarlar. Onların bu etkinliklerini yakından takip etmek için buraya daha önce hep ağustos ayında gelmeyi tercih etmiştim. Çünkü, bu dönemde dağın zirvesi günübirlik gelenlerle birlikte bayram yerine dönerdi. Kesilen kurbanlar, çeşitli ikramlar, sazlarla söylenen ilahiler fotoğraf karelerine de hoş anılar olarak yansırdı. Ayrıca bu dönemde devlet, ibadetlerini yerine getirmek üzere Şamanlara izin vermekte ve kılavuz alma zorunluluğunu kaldırmaktadır. Dolayısıyla biz de milli parkların bu esnekliğinden yararlanırdık.

Kutsal Kazavlusu mitolojik devirlerde de Kutsalavlu olarak anılırdı. Savaşlarda buraya saklananlar, Tanrı Zeus’dan güç alırlardı. Düşmanları kartal kılığında dolaşan Zeus’dan çekinir, buraya yaklaşamazdı.

Troya Savaşı için yola çıkmak isteyen Agememnon’un gemilerine de Tanrıça Artemis uygun rüzgarı vermemiş. Bunun üzerine Yunan Kralı Agememnon, Artemis’i razı edebilmek için kızı Iphigenia’yı herkesin gözü önünde kurban etmek istemişti. Benzer kaderin, Sarıkız efsanesinde görülmesi, Paris ile Oinone’nin yerini binlerce yıl sonra Hasan ve Emine’nin hikayesine bırakması, ”Zeusbaba”nın yerini, ”Cılbakbaba”nın alması; antik çağda törenlerin yapıldığı ”Kutsalavlu”nun isminin, ”Kazavlusu” olarak değişmesi iç içe geçen kültürlerin örnekleriydi..

Kazdağı’nın en anlamlı yeri olan zirvesinde uzun bir süre vakit geçirdikten sonra tekrar Kartalçimen yaylası üzerindeki çeşmelerden Beypınarı’na kadar yetecek miktarda sularımızı doldurduk. Bu arada yanımıza gelen Milli Park görevlilerine kısa bir ifade verdik. Neyse ki oldukça kibar ve anlayışlı davrandılar. Biz de yolumuza devam ettik.

Buradan itibaren planlamamız dahilinde daha önceki Tozlu Yaylası üzerinden tozlu yollardan gittiğimiz güzergah yerine Ayazma tarafından yaklaşık 1,5km.lik ilk kez kullanacağımız meçhul bir kestirmeyle 10 km. kadar bir avantaj sağlayacaktık. Neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz, ama oldukça avantajlı olduğundan denemeye değerdi. Önce normal seyreden iniş güzergahımız sonra birden dikleşti. Açık alanı geçip orman içine bir dere yatağından girdik. Bir süre sonra riskli gördüğüm dere yatağından ayrılarak tekrar ormana açıldık ve düşündüğümden daha kolay biçimde 1500m. ye inerek klasik rotamıza ulaştık. Planlama kusursuzdu ve 10 km. kazanmıştık. Artık hafif tatlı bir eğimle önce 1100m. ye kadar inip sonra tekrar 1300m. ye tırmanıp kampımızı kuracağımız Beypınarı’na varabilecektik. Yaklaşık 10 km. lik bir yolumuz vardı. Şimdi insanların çok az uğradığı hatta pek uğramadığı Kazdağı’nın en vahşi ormanlarındaydık. Milli Park olması neticesinde av yasağıyla birlikte bu bölgede yaban hayatı oldukça gelişmişti. Biz onları göremesek de etrafımızda bizim orada olduğumuzu bilen sayısız ayı, çakal, kurt, vaşak, sırtlan, geyik vs. vardı. Artık çok güzel bir patikada yürüyorduk. Kendi halinde müdahale görmemiş uçsuz bucaksız doğal ormanlar ve zaman zaman da sadece Kazdağına endemik göknar ağaçlarının yoğunlaştığı harika ormanlar bizi adeta selamlıyordu. Bir ara yolun hemen solunda ağaçların arkasında bir hareketlenme gördük. Bu büyük bir hayvandı. Önce renginin benzerliğinden ve büyüklüğünden dolayı onu ayı sandık, ama durmayıp yolumuza devam edince çok güzel ve büyük bir geyik olduğunu gördük. Daha önce Kazdağlarında hiç görmediğim bir türdü. Adeta o da bizi selamlarcasına izliyordu. Güzelliğinin büyüsüne öylesine kapılmıştık ki fırsatımız olduğu halde fotoğrafını çekmek aklımıza bile gelmedi. Daha sonra hızla oradan uzaklaştı. Bir süre sonra patikamız üzerinde gördüğümüz Avusturya yılanı bize fotoğrafını çekme imkanı verdi.

Yürüyüş ben ve Gönen’den katılan grubun en büyüğü Ekrem Bey için oldukça keyifli geçmesine rağmen Bandırma’dan katılan arkadaşlarımızda yorulmalar ve serzenişler başlamıştı. Çünkü ayakları da şimdiden patlamaya başlamış, yorulmuşlardı.. Özellikle zirve tırmanışı ve sonrasındaki 1,5 km. lik dik iniş onları iyice yormuş, kasmıştı. Kendilerini yürüyüş öncesi ne kadar uyarsam da konforları için yanlarına çok fazla malzeme almışlar, çantalarını fazlasıyla ağırlaştırmışlardı. Biraz da gençliklerine güvenip yetersiz bir antrenmanla gelmişlerdi. Yol boyunca espriyle karışık serzenişleri beni hep güldürdü. Tırmanış ve dik iniş sırasında sıkın dişinizi az kaldı birazdan laylay lom bir patikada yürüyeceğiz diyerek onları gayretlendirmeye çalışıyordum. Ancak yolun kolay yerine indiğimizde ise ”abi bu yol da laylay lom değil, leylim ley bir yol.” diyorlardı. Yeni geliştirdiğimiz ve dağcılık camiasına kazandırdığımız terimlerdi bunlar… Laylay lom, kolay; leylim ley ise ortanın üzerinde biraz zor yürüyüş parkuru anlamına geliyor. Kamplayacağımız Beypınarı’na daha uzun bir yolumuz vardı. Sık sık abi burası kamp için çok iyi duralım artık, kampımızı buraya kuralım diyerek serzenişlerini sürdürüyorlardı. Onları gayretlendirip, Milli Parktan çıkmak zorunda olduğumuzu söyleyip yolumuza devam ediyorduk. Yol boyunca sık sık ayı dışkısına rastlamama rağmen tedirginlik yaşamamaları için onlara pek göstermiyordum. Ancak bir süre sonra korkularını attıklarını vahşi ortama alışmaya başladıklarını düşünmeye başladım. Aslında öyle yorulmuşlardı ki ayı ya da başka yabani hayvan düşünecek halleri bile yoktu. Bir ara hala ayı korkunuz var mı diye sorduğumda; ”Yok abi ya ne korkusu, keşke ayının birisi yese bizi de bitse bu ızdırap artık.” diyerek yine beni güldürmüşlerdi. Arada Cihan ve Fahri’nin atışmaları da ayrı bir komediydi. Genelde yükün fazlasını badi sporuyla uğraştığından olsa gerek Cihan’a yüklemişler. O da aşırı ağır çantanın altında hem eziliyor hem de zaman zaman söyleniyordu. Halleri çok komikti. Fahri arada ”ben dağcılık sporunu bıraktım artık, bu son, Aladağlar’a falan da gelmiyorum” diyordu. Tabii gerçekte bu serzenişlerin hepsi abartı, hepsi espriydi. Kaldı ki Fahri, üniversite yıllarında yüksek irtifa dağcılığı yapmış, Erciyes gibi zor bir dağa zirve tırmanışı gerçekleştirmiş birisiydi.

Her şeye rağmen yolumuza devam ettik ve umduğumdan çok daha erken Beypınarı’na vardık. Beypınarı için Kazdağları Milli Parkının çıkış kapısı diyebiliriz. 2011 senesine kadar buradaki görkemli orman binasında Kazdağları Milli Parkına giriş çıkışları kontrol eden bir görevli bulunuyordu. 2011 Temmuz’undan sonra ise burası terkedilmiş ve kontrolsüz bırakılmıştı.

Beypınarı’nda, oraya 30 km. uzaklıktaki Araplar köyünden motosikletleriyle gelip piknik yapan iki gençle karşılaştık. Bize kavun ve helva ikram ettiler. Yürüyüşün üzerine merhem gibi gelmişti. Havanın kararmasına hala epey bir zaman vardı. Biz de Beypınarı’nın buz gibi sularıyla temizlenmeye çalıştık. Neredeyse herkesin ayakları patlamış omuzları çanta ağırlığından dolayı çürümüştü. Çadırlarımızı kurup kamp ateşimizi yaktık, çayımızı demledik. Akşam menüsünde ton balıklı makarna vardı. Keyifli bir yemek sonrası herkes uyumak üzere çadırlarına çekildi. Ben ise kamp ateşinin başında çay içtim, uzun bir süre vakit geçirdim. Yaklaşık 23 km. yürümüş, neredeyse tüm yürüyüşün yarısını bir günde katetmiş, ama en zorlu bölümü geride bırakmıştık. Ertesi gün keyif günümüz sayılırdı. Kazdağlarının en güzel ormanlarında sadece 11 km. lik lay lay lom bir rotada yürüyecek, Dalaksuyu’nda kamplayacaktık. Bu gece de isteyen istediği kadar uyuyabilecek ve sabah istediği saatte kalkacaktı.

Kazdağları Transı 2. Gün – 10 Temmuz

Sabah çadırlardan gelen arkadaşların sesleriyle uyandım; ama çadırımdan çıktığımda henüz herkesin daha çadırlarında olduğunu gördüm. Ben de biraz çevre gezisi yapıp dalından erik yedim, fotoğraflar çektim, sonra da ateşi yaktım. Arkadaşlar da yavaş yavaş kalkmaya başladılar. Hep birlikte çok güzel ve keyifli bir kahvaltı yaptık. Sonrasında toplanıp saat 11 gibi yola koyulduk. Bu güzergah Dalaksuyu’na kadar sırttan sırttan devam eden hafif inişli çıkışlı yürümeye doyamadığım çok güzel bir parkurdu. Yol boyu ormanın güzellikleri bizi hep büyüledi. Arka arkaya gelen devasa karaçam ormanları, göknar ormanları ve kayın ormanları muhteşemdi. Zaman zaman Kazdağlarının buz gibi çeşmelerinde molalar verip fotoğraflar çektik. Bir ara tepe bir bölgede telefonların çektiğini farkettik. Hemen herkes özlem gidermek için telefonlarıyla eşlerini aradı. Bense telefonu kapalı tutuyordum. Çünkü ertesi günkü yürüyeceğimiz rota için telefonumdaki gps programına ihtiyacım vardı ve yanımda yedek bataryam olmasına rağmen şarzımı idareli kullanmak zorundaydım.

Kazdağları Milli Parkı

Bir süre sonra Dalaksuyu ve Tavşanoynağı Kule ayrımına vardık. Tam bu ayrımda bir mezar bulunur. Bu mezarda Ti lakaplı ve Apti isminde bir orman işçisinin 1965 senesinde ölü doğan ikiz bebekleri yatmaktadır. Yaşasalardı benimle aynı yaşta olacaklardı. Buradan itibaren önce kuleye gidecek sonra da geri dönerek Dalaksuyu’na yönelecektik. Yolumuza devam ederek kuleye vardık.

Kule yenilenmişti ama kimse yoktu. Güzelim ormanlar korumasızdı. Bir yandan bu duruma isyan ederken, bir yandan da muhteşem manzarayı izliyorduk. Eybek Dağı, Kalkım Göleti, uçsuz bucaksız ormanlar seyrine doyulmaz görsel bir şölendi… Bir ara telefonun çektiğini farkettim ve açtım. Çok sayıda arama yapılmış, mesajlar atılmıştı. Çok şaşırdım, ilk mesajı okuduğumda doğum günüm olduğunu anlamıştım. Şarzımı idareli kullanmam gerektiğinden telefonumu hemen kapadım ve Ekrem Bey’e bugün ayın kaçı diye sordum, 10 Temmuz dedi. Bazı arkadaşların beni aradığını ama ulaşamamış olduklarını söyledi. Artık acıkmıştık ve Dalaksuyu’na biran önce varıp kampımızı kurup yemeğimizi yemek ve istirahata çekilmek istiyorduk… Birkaç fotoğraf çekildikten sonra Dalaksuyu’na yöneldik.

Dağın 1400m. zirvesinden doğan ve aşağıdaki derelerin kaynağını oluşturan Dalaksuyu, Kazdağlarının da en soğuk suyu olma ünvanını elinde bulundurur. Suyun soğukluğu öyle ki adeta efsane olmuştur ve içinde elini 1 dakika tutacak babayiğitin olmadığı söylenir. Dalaksuyu adının nereden geldiği ise kesin olarak bilinmemekle beraber bir rivayete göre, zamanın birinde aşağıdaki köylerde koyunlar amansız bir dalak hastalığına yakalanırlar. Sürü sahiplerinden birisi koyunlarını buraya getirir, fakat yolda hayvanların yarısı hastalıktan telef olmuştur. Ancak buraya kadar gelip bu sudan içmeyi başaran koyunların hastalığı ise iyileşir ve sürü kurtulur. Ayrıca suyun yanında el şaklatıldığında suyun sese duyarlılık gösterip göz göz kaynamaya başladığına inanılır. Gerçekten de suyun yanında el şaklatıldığında çoğunlukla kabarcıklar şeklinde gaz çıkardığı görülür. Bunun bilimsel bir açıklaması ve gazların sese bir duyarlılığı var mıdır bilinmez. Kasım ayında da Dalaksuyu 20 gün boyunca suyunu tamamen keser ve sonra birdenbire tekrar kaynamaya başlar.

Bir süre çadırlarımızda dinlendikten sonra kalkıp akşam yemeği için ateşimizi yaktık. Bu arada bir de yarışma düzenledik. Kazdağlarının en soğuk suyuna ayaklarımızı sokacak ve en fazla içinde kalmayı başaran yarışmayı kazanacaktı. İki iddialı finalisti bir arkadaşımız yarışma sırasında videoya aldı. Dalaksuyunun tüm rekorları kırılmıştı. İkinci gelen yarışmacı 3 dakika, şampiyon yarışmacı 4 dakika durmayı başarmıştı. Sonuç süpriz olmadı. Yarışmayı kimin kazanmış olabileceğini tahmin eden eder. Belki videoyu yayınlarız. Heyecanı kaçmasın (!)

Akşam yemeği menüsünde bulunan makarna benim doğum günüme ithafen pasta olarak adledildi. Yine çok gülmüştük. Akşam yemeğimizi sohbet ederek keyifle yedik. Son gecemizdi. Onlara medeniyeti özleyip özlemediklerini sordum. Oldukça ciddi bir şekilde sadece eşlerini özlediklerini söylediler. Sanırım biraz da medeniyetin yemeklerini…

Yemek sonrası herkes çadırlarına çekildi, ben bir süre daha çay içip ateşin başında zaman geçirdim. Ertesi sabah kalkış saatimiz dörttü ve 18,5 km. lik son bir yürüyüşümüz kalmıştı. Yükseklerde sorun olmasa da aşağılara inildikçe hava sıcaklığı bizi zorlayacaktı. Bu yüzden erken kalkıp hava iyice ısınmadan transımızı sonlandıracağımız Aşağıçavuş köyündeki alabalık çiftliğine varmalıydık.

Gece, Dalaksuyu’nda ormanın bize sunduğu veda senfonisi vardı. Çakalların, kurtların ulumaları ve baykuşların sesleri adeta kulağımızın dibinde çınlayan bir orkestra müziği gibiydi. Yine de huzur içinde uyumuştuk.

Kazdağları Transı Son Gün – 11 Temmuz

Sabah 4 gibi uyandığımızda yine uykumu almış ve oldukça dinç durumdaydım. Çadırlarımızı toplayıp kahvaltımızı yaptıktan sonra saat 5 gibi kafa fenerlerimizle yola koyulduk.Tam 30 yıl önce Karaköy’den Aşağıçavuş Köyü’ne kadar olan bu yolu bir kez yürümüştüm ve o yürüyüş sırasında Kazdağlarını ilk kez tanımış, Kazdağlarına hayran kalmıştım. Yürüyüşün bu bölümü benim için bir nostalji olacaktı. Planlamamı daha önce bu yolu yürürken kullandığım fikre göre yapmıştım. O zamanlar elimizde sadece siyasi ve fiziki haritalar vardı. Bu haritalara göre Gönen Çayı’nın bir kolunu oluşturan Kocaçay vadisinden Kocaçay’ı takip ederek Aşağıçavuş köyüne gitmiştim. Planlamam yine aynıydı. Patikamız boyunca yine ormanlar, pınarlar, dereler muhteşem derecede güzeldi. Sürekli aşağı indiğimizden ayak tırnaklarımız acımaya başlamıştı. Tabiiki bu beklediğimiz bir şeydi. Bir süre sonra patikamız kumsal bir alanda ilerlemeye başlayınca hemen yabani hayvanların izlerini araştırmaya başladım. Önce tilki izleri, daha sonra dev domuzlara ait ayak izleri ve nihayetinde ayı izlerini görmeyi başardık. Ayı izlerini fotoğrafladık ve yolumuza devam ettik. Kocaçay patikamızı iki kez kesti. Biz de ayaklarımızı Kocaçay’ın buz gibi sularına sokarak dinlendirdik. Köye yaklaştıkça çilek tarlalarından geçmeye başladık. Köylünün birisi bizi yoldan çevirerek çilek ikram etti. Taze çileklerden doyasıya yedik. Artık İda’nın eteklerine inmiş az bir yolumuz kalmıştı. Sabah saat 10 gibi çiftliğe vardık. Aslında planımız burada alabalık yemekti, ama dağda ton balığı yemekten gına gelmişti ve artık balık yemek istemiyorduk. Kahvaltı yapmayı tercih ettik. Kahvaltımız hazırlanırken Akçakoyun köyünden Ayhan Bey aracımızı getirdi. Keyifle kahvaltımızı yapıp çaylarımızı içtikten sonra sıra son altın vuruşa gelmişti. Aracımıza binerek çok yakında bulunan Hıdırlar Kaplıcası’na gittik. Kaplıca bu yürüyüşün üzerine adeta balkaymak olmuştu. Banyo keyfi çok güzeldi. Banyodan hiç çıkmak istemedim, ta ki Cihan gelip Abi burada mısın diye sorana kadar. Belli ki hepsi banyodan çıkmışlardı. Araçta yürüyüş sonrası giymek üzere temiz çamaşır ve kıyafet getirmiştik. Arkadaşları bekletmemek için hemen giyinip çıktım. Adeta yeniden doğmuş gibiydim..

Aracımıza tekrar binip Ayhan Bey’in köyüne, Akçakoyun’a gittik. Bir zamanlar kavuğunda berber dükkanı çalıştırılan 1000 yıllık çınarın gölgesinde son kez çaylarımızı yudumladıktan sonra değerli dostumuz Ayhan Bey’le vedalaştık.

İda’yı hızla geride bırakırken arabada Loreena McKennitt’in The mystic’s Dream şarkısı çalıyordu. Bu da bağrında 3 gün geçirdiğimiz, nice kahramanların, nice güzellerin yaşadığı, Sebahattin Ali’nin benim meskenim dağlardır dağlar diye haykırdığı; Mitolojinin beşiğine,Tanrıların Dağına, İda’ya, Olimpos’a, Kazdağlarına veda etmenin hüznünü katlıyarak arttırıyordu…

TEŞEKKÜRLER:

Bize lojistik destek sağlayan Ayhan Aydın Bey’e ve çok saygıdeğer eşine…

Bizi yoldan çevirip çilek ikram eden Aşağıçavuşlu yurdumun gönlü zengin köylüsüne…

Bu yürüyüşü unutulmaz kılan birbirinden değerli yol arkadaşlarım; Tansel Demirel, Cihan Boztunç, Fahri Fidan ve Ekrem Gürses’e… teşekkürler…

Mustafa Konakoğlu

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir