Elif Kumal Arama Kurtarma Operasyonu Yabandabiradam

ELİF KUMAL VAKASI

Elif Kumal vakasını ilk duyduğumda, aracıyla birlikte kaybolduğu için çok da önemsemedim. Kapıdağ ne kadar yer ki, koca araba sonuçta, er ya da geç bulunur diye düşündüm.

Birkaç gün sonra Elif Kumal vakasını merak edenler beni aramaya başladı. Arayanların ortak sorusu aynıydı: “Kaç gündür yüzlerce kişi arıyor, hâlâ nasıl bulunamıyor?” Televizyon izlemediğim için konudan habersizdim; olup biteni bölük pörçük, onların anlattıklarından öğreniyordum.

Asıl ilginç olan, Elif Kumal’ın Kapıdağ Yarımadası’ndan çıktığına dair tek bir izin, tek bir kamera kaydının bile olmamasıydı. İlk edindiğim bilgilere göre Yukarıyapıcı Göleti civarında erkek arkadaşıyla sert bir tartışma yaşamış, ardından kamp alanını terk etmiş ve geride hiçbir iz bırakmadan kaybolmuştu.

İlk değerlendirmem netti: Cinayete kurban gitmiş olmalıydı. Çünkü helikopterler, dronlar, yüzlerce arama kurtarma personeli ve sayısız araç sahadaydı; buna rağmen ne araca ne de Elif Kumal’a dair en küçük bir bulguya ulaşılamamıştı. Bu şartlarda aracın olabileceği tek yer göletin dibi gibi görünüyordu.

Kapıdağ’ı iyi bilen biri olarak bu saptamayı mantıklı buluyordum. Evet, bölgede çok derin kanyonlar ve vadiler var; bazı noktalar helikopter ve dron taramasına kapalı. Ancak bir aracın bu alanlara girip kaybolması, hele ki kaybolduğu kısa zaman diliminde gizlenmesi mümkün değildi. Böyle bir şey ancak bir helikopterle yapılabilirdi ki, bunun da o koşullarda ve bu sürede gerçekleşmesi gerçekçi değildi. Geriye tek olasılık kalıyordu: Gölet.

Arama kurtarmacı olduğumu bilen tanıdıklar beni aramaya devam ederek aramalara katılmamı istediler. Ancak resmi makamlardan herhangi bir çağrı gelmemişti ve kendi ilk değerlendirmeme göre Elif Kumal artık hayatta değildi.

Kısaca ortada bir hayat memat meselesi yoktu. Ölen ölmüştü. Canlı birine ulaşma ihtimali kalmadığını düşündüğüm için aramalara katılmak bana cazip gelmiyordu.

Ta ki olayın altıncı gününün akşamına kadar.

2 Ocak 2026
Olayın Altıncı Günü

O akşam Hacıvelioba Köyü’nde arılarıma bakım yapıyordum. İşim bitmek üzereyken telefonum çaldı. (Saat 19.21) Arayan, kulübümüzün yürüyüşçülerinden İlknur’du.

“Abi, Bursa’dan İrem ve Kubilay geldi, gelmişken seni de görmek istiyorlar. Müsaitsen parka gelir misin?” dedi. Kısa bir süre önce İlknur, İrem ve Kubilay’la birlikte Likya Yolu’nu yürümüştük. İrem ve Kubilay Bursa’da yaşıyordu; Gönen’e gelmişlerdi.

Arılıkta olduğumu, işimin bitmek üzere olduğunu söyledim. Yirmi dakika içinde orada olabileceğimi, ancak iş kıyafetlerimle geleceğimi ekledim. “Tamam abi, bekliyoruz,” dedi.

Parkta buluştuk. İrem ve Kubilay’ı Likya yürüyüşünden sonra ilk kez görüyordum. Uzun uzun sohbet ettik, hasret giderdik. Likya Yolu’ndaki anılarımızdan, yolda tanıştığımız ve birlikte yürüdüğümüz insanlardan söz ettik. Hâlâ görüştüklerini anlattılar. Çaylar içildi, sohbet derinleşti.

Bir ara İlknur sözü Kapıdağ’a getirdi.

“Abi,” dedi, “bu Kapıdağ’daki kız helikopterlerin, dronların, yüzlerce arama kurtarmacının çalışmasına rağmen neden bulunamıyor?”

“Doğru yerde aramıyorlar demek ki,” dedim.

“Bugün altıncı gün. Sence şimdi nerededir?” diye sordu.

Baştan beri gölette olduğunu düşünüyordum. Artık düşünmüyordum; emindim. “Gölette,” dedim.

Nedenini sordular. “Çünkü gölette olmasaydı, bu kadar ekip bugüne kadar mutlaka bulurdu,” dedim.

“Ama abi,” dedi İlknur, “göleti de günlerdir arıyorlar. Orada da bir şey bulamadılar.”

Bir yerde hata yaptıklarını söyledim. “Mutlaka göletin içinde,” dedim.

Sonra hep bir ağızdan ertesi gün dört kişi Kapıdağ’a gidip aramaya katılmayı teklif ettiler. Bana cazip gelmediğini söyledim. Israr ettiler. İlknur, medyadan duyduğu kadarıyla olayın ayrıntılarını anlatmaya başladı. Anlattığı her şey, aracın gölette olduğu yönündeki kanaatimi daha da güçlendiriyordu. Yine de aramalara katılmak konusunda isteksizdim.

Sohbet ilerledikçe işin cinayet boyutunu konuşmaya başladık. Cinayet ihtimali hiç de mantıksız görünmüyordu. O sırada İlknur, “zanlı Kapıdağı’nı çok iyi biliyormuş, saklayacağı yeri de iyi bilir” dedi.

“Kimmiş?” dedim.

İlknur bir an durdu. “Abi, söylemeyi unuttum,” dedi. “Çocuğun Instagram profiline baktım. Sen ortak arkadaşlarda görünüyorsun.”

Meraklandım. Instagram’ıma tanımadığım insanları eklemem. “İsmi ne diye sordum.

“Enes Go mu… öyle bir şey abi,” dedi.

Bir anda şaşkına döndüm. Çok iyi tanıdığım biriydi. Onu iki üç yıldır görmüyordum ama zihnimde netti. Arılarımı Merinos tarafına, ayçiçeğine götürdüğüm dönemlerde bir arıcı beni onunla tanıştırmıştı. Merinos yakınlarında bir çiftliği vardı.

Birkaç kez sohbet etmiştik. Hatta beni çiftliğine yemeğe davet etmişti. Kendisinin yemeğini yemiştim. “Abi, buralarda olduğun zamanlar buraya yemeğe gel, çekinme,” demişti. O benim orada yediğim son yemekti, nazik davetini hiç değerlendirmedim ama zaman zaman karşılaşıp konuşmuştuk.

Deli dolu, güçlü kuvvetli biriydi. Köpeklerle, silahlarla, alkolle fazlasıyla iç içeydi. Buna rağmen, tanıdığım kadarıyla kimseye doğrudan zarar verecek biri gibi durmazdı. Dışarıdan bakan biri onun iç dünyasını bilmediği için rahatlıkla psikopat olarak nitelendirebilirdi.

O anda, arama kurtarma çalışmalarına katılma fikrini ilk kez ciddi biçimde düşünmeye başladım.

Emin olmak istedim. İlknur’a, “Enis G.’nin fotoğrafı var mı sende?” diye sordum. Bana bir fotoğraf gösterdi; ancak yüzü mozaiklenmişti, seçilemiyordu.

Sosyal medya hesaplarını kontrol etmek istedim. Kapalıydı. İlknur da baktı; hepsi kapatılmıştı.

Aklıma doğrudan telefon etmek geldi. Hemen aradım. Ulaşılmıyordu.

Bunun Enis G. olup olmadığını kesinleştirmem gerekiyordu. O an aklıma WhatsApp geldi. Profil fotoğrafı hâlâ duruyor olabilirdi. Uygulamayı açtım. İlknur’un elindeki mozaikli görüntünün aslı oradaydı.

Medyada dolaşan fotoğrafın kaynağı da buydu.

Artık tereddüt edecek bir şey kalmamıştı.

“Tamam,” dedim. “Yarın sabah saat 09.30’da hareket ediyoruz.”

İlknur sevindi. Ardından kulübümüzün Whatsapp grubuna yazarak, Elif Kumal’ı arama çalışmalarına katılmak isteyenlerin benimle iletişime geçmeleri gerektiğini duyurdum. .

3 Ocak 2026
Olayın Yedinci Günü – Olay Yerine İntikal

Elif Kumal aramalarının yedinci günüydü. Bizim içinse Kapıdağ’ındaki ilk gün.

Sabah buluşma noktasına önce Önder Bey, ardından Uğurcan geldi. O arada İlknur telefonla beni aradı, (Saat 08.55)

“Abi, İrem ve Kubilay çok geç yatmışlar, uykusuz kalmışlar, gelemiyorlar, ben yoldayım” dedi. İrem’in ve Kubilay’ın gelmemesi önemli değildi. Arayacağımız alan için dört kişi fazlasıyla yeterliydi.

Aramalara katılmamızı en çok isteyen İlknur’un gelmesiyle biraz gecikmeli de olsa yola çıktık. Yolda arkadaşlar nerede arama yapacağımızı sordu. “Sadece gölet,” dedim. “Ama özellikle setin gölete bakan kıyısında.”

Aracın gölette olduğuna dair somut bir iz arayacaktık. Gölün diğer bölümlerine araç düşmüş olsaydı, derinlik daha az olduğu için bugüne kadar mutlaka bulunurdu. Bu yüzden set kıyısında dikkatli ve odaklı bir arama yapacaktık. Hepsi bu.

Doğrudan Kapıdağ’ına benim aracımla gittik. Yukarıyapıcı Göleti’ne yaklaşırken manastır sapağında görevli bir jandarma aracımızı durdurdu. Kim olduğumuzu ve neden geldiğimizi sordu. Gönen Dağcılık ve Arama Kurtarma Spor Kulübü olduğumuzu söyledim.

Hiç tereddüt etmeden yolu açtı. “Buyurun,” dedi.

Kısa süre sonra kriz masasının kurulu olduğu alana vardık. Kriz masası, göletin önünü kesen setin başlangıcındaydı. Geniş bir alandı. Karargâh burasıydı ve son derece kalabalıktı.

Türkiye’nin dört bir yanından gelen arama kurtarma ekipleri; AKUT, SAR, 911, görevli jandarma personeli, komutanlar, su altı arama ekipleri, AFAD, Müge Anlı ekibi ve yemek çadırları… Hepsi buradaydı. Ortam, arama alanından çok bir panayır yerini andırıyordu.

Kriz masasına kaydımızı yaptırmak için sıraya girdik. Önümüzde Gönen’den gelen başka bir ekip GÖNDAK vardı. Kayıt sırasında sahaya çıkıp çıkmayacağımız soruldu. “Hayır,” dedim. “Gölet çevresinde serbest çalışacağız.”

Oradaki yetkiliye ön bilgi almak istediğimi söyledim. “Tamam, GÖNDAK’ı görev bölgesine göndereyim, hemen size döneceğim.” dedi

Beklemeye başladık. Ancak ekiplerin gelişi hiç durmuyordu. Bu bekleyişin uzayacağı belliydi. Oysa benim için zaman kritikti.

Bir an önce aracın gölete düştüğü noktayı tespit etmek istiyordum.

“Vakit kaybetmeyelim, hadi gelin.” dedim.

Kriz masasının hemen arkasından aramayı başlatmak için gölete indik. (Saat 11.24)

3 Ocak 2026
Elif Kumal’a Ait Aracın Sahadaki İzlerini Buluyoruz.

Aramaya başlamadan önce yan yana dizilmemizi istedim. Setin kıyısını hat boyunca tarayacaktık.

“Araç mutlaka bu setten bir noktadan uçmuş olmalı,” dedim. “Biz, aracın suya düştüğünü gösterecek herhangi bir iz arıyoruz: yağ izi olabilir, kayalarda ya da bitki örtüsünde sürtünme, araca ait bir parça…”

Yan yana dizilip taramaya başladık. Ancak inanılması güç bir dikkatsizlikle, setin daha başlangıcında kayaların üzerindeki bariz izleri hiçbirimiz fark edemedik. Eğer o ilk anda görseydik, yedi gündür bulunamayan araca ait izleri saniyeler içinde tespit etmiş olacaktık.

Belki de bu kadar erken karşılaşmayı beklemiyorduk. Belki topraktan kayalığa geçerken dengemizi sağlamaya çalışıyorduk. Belki de dikkatimizi toprak kısımdaki ATV izlerine fazla kaptırmıştık. Zira bu izler başlı başına şüpheliydi; bu alan birinci derecede değerlendirilmeliydi.

Aramaya devam ettik. Ben göl kıyısından ilerliyordum. Hem kayaları hem de su yüzeyini tarıyordum. Araçta bir yağ kaçağı varsa, suyun dibinden günlerce yüzeye sızması mümkündü.

Arada bazı eski araç parçalarına rastladık. Bunların olayla ilgisi olmadığı belliydi, dikkate almadık. Setin üst kısmına yakın bitki örtüsünü de kontrol ediyorduk. Her şey yerli yerindeydi; hiçbir bozulma yoktu.

Yaklaşık on dakika içinde setin sonuna ulaştık.

Hiçbir iz yoktu.

O an derin bir hayal kırıklığı yaşadım. Aracın gölde olduğundan emindim ama bunu kanıtlamak kolay olmayacaktı.

Setin sonunda kısa bir değerlendirme yaptık. Aynı hattı bu kez geri yönde tarayacaktık. Ben yine su kenarından gidecektim, ancak arkadaşlardan yer değiştirmelerini istedim. Her insanın algısı farklıdır; birinin gözünden kaçan detay, diğerinin dikkatini çekebilir.

Yeniden, son derece dikkatli biçimde setin kayalık duvarında ilerlemeye başladık. Her ayrıntıya odaklanıyorduk: yağ izi, metal sürtmesi, plastik parça, bitki örtüsünde en ufak bir bozulma…

Hiçbir şey yoktu.

Uğurcan setin sonuna yaklaşmıştı. Oradan sonrası toprak zemindi ve göl sığlaşıyordu. Araç oraya düşmüş olsaydı, bugüne kadar mutlaka bulunurdu. Önümüzde taranacak yalnızca on metrelik bir alan kalmıştı.

Tam bu sırada Uğurcan, “Hocam, bir parça buldum,” dedi.

Hepimiz oraya yöneldik. Burası, aramaya ilk başladığımız noktaydı. Parçayı incelerken Elif Kumal’a ait aracın fotoğrafını açtık. Araç siyah olmasına rağmen tamponun alt kısmında gri bir parça vardı. Bulduğumuz parçayla uyumluydu.

Ancak bu tek başına yeterli değildi. Bunun teknik olarak teyit edilmesi gerekirdi. Ben hemen kayalara odaklandım; daha somut deliller arıyordum.

Ve gördüm.

Elif Kumal’a ait aracın kayalarda bıraktığı lastik ve sürtünme izleri.
Elif Kumal’a ait aracın kayalarda bıraktığı lastik ve sürtünme izleri.

Kaya yüzeyinde bariz bir metal sürtme izi vardı. Ardından diğer kayalarda da peş peşe izler belirdi. Sonunda birkaç kaya üzerinde net fren izlerini fark ettim.

Elif Kumal aracına ait kayalardaki fren izleri
Elif Kumal’ın göle uçan aracının kayalardaki fren izleri

Ancak izler yalnızca göl kıyısında yaklaşık beş metrelik bir alanda vardı. Eğer araç yoldan ittirilerek göle kaymış olsaydı, yoldan itibaren izlerin devam etmesi gerekirdi. Oysa yukarıda hiçbir iz yoktu. Eğer Enis aracı ittiyse yukarıda da izler olmalıydı. Ayrıca o fren izleri de saçmalıktı; ölü birinin fren refleksi göstermesi fiziksel olarak mümkün değildi.

Biraz daha incelediğimde plastik parçaların da yalnızca bu beş metrelik alanda dağıldığını gördüm.

Oturmayan bir şeyler vardı.

3 Ocak 2026
Bulguları Yetkililere Gösteriyoruz.

Hemen kriz masasına gidip bulguları göstermek için AFAD sorumlusu olduğunu söyleyen kişiyi olay yerine çağırdım. Birkaç kişi geldiler. AFAD sorumlusu kişi, gösterdiğim izleri şöyle bir inceledikten sonra, buralarda ATV (arazi araçları) gezindiğini, bu izlerin onlara ait olduğunu söyledi. Hemen itiraz ettim, mümkün değil dedim. Bu izlerin buradan sert bir şekilde göle uçan bir araca ait olduğunda ısrar ettim. AFAD sorumlusu kişi “araç buradan göle düştüyse izler neden yoldan itibaren yok da sadece gölün kıyısında var?” dedi. Onu ben de bilemiyorum dedim? Aslında bu sorunun muhatabı ben değil kriminoloji uzmanlarıydı. Ayrıca burası dalgıçlar tarafından iki kez arandı” dedi. Doğru yöntemlerle aranmamış olabileceği konusunda ısrar ettim. İzlerin kesinlikle bir araca ait olduğunu ve buradan gölete bir aracın kayalıklara sürterek girmiş olduğu konusunda ısrarcı oldum.

Ben dahil herkes olaya cinayet olarak kilitlendiğinden AFAD sorumlusuna Enis’i tanıdığımdan, güçlü birisi olduğundan bahsettim. Aracı buradan itebilecek güce sahiptir dedim.

AFAD sorumlusu tamam diyerek başka birini çağırttı. Gelen kişi siyah üniformalı askeri bir uzmana benziyordu; kriminoloji uzmanı da olabilir, emin değilim. Bana buranın dalgıçlar tarafından çok iyi arandığını söyledi. Burası çok derin, dalgıçlar bu derinliğe inememiş olabilir dedim. Siyah üniformalı kişi, “Biz burayı yanal taramalı sonar ile de aradık, hiçbir şey bulamadık,” dedi. Yanal taramalı sonarın, gölün bu balçık zemininde, üstelik sete ait kayalara yakın alanda işe yaramayacağında ısrarcı oldum. Görevli kişi, “Biz daha önce eğitimlerde göle iki araç attık ve araçları gölgelerinden saptayabildik,” dedi.

Araçları gölgelerinden saptayabilmek bilimsel olarak mümkün olsa da, yanal taramalı sonarın (Side Scan Sonar) kayalıklı bir set yamacına konumlanmış bir aracı tespit edemeyebileceğinin temel nedeni, “akustik maskeleme” ve “geometrik gölgeleme” fenomenleridir. Kayalık yüzeylerin karmaşık ve pürüzlü yapısı, ses dalgalarını çok yönlü olarak saçarak (backscatter) yüksek düzeyde zemin gürültüsü oluşturur; bu durum, aracın metalik yansımasını doğal kaya formasyonları arasında bilimsel olarak ayırt edilemez kılabilir. Ayrıca aracın setin dik yamacında veya bir kaya bloğunun arkasında kalması durumunda, sonar dalgaları nesneye temas edemeden üzerinden geçer ve araç, “akustik gölge” (acoustic shadow) bölgesi içinde kalarak cihazın görüş alanından tamamen saklanabilir.

Görevli kişiye bu yöntemin set kayalıkları dibinde ve balçık zeminde işe yaramayacağını ve buranın mutlaka ROV (su altı robotu) ile ya da 30 metreye kadar inebilecek teknik kapasiteye sahip profesyonel dalgıçlar tarafından aranması gerektiği hususunda ısrarcı oldum.

Bunun üzerine burayı ROV ile de aradıklarını söylediler.

“ROV ile aranmış olsaydı bulunurdu,” dedim. Çünkü izler açık ve netti. Araç hemen yanı başımda suyun dibindeydi, bundan adım gibi emindim. “Bakın,” dedim, “ben bu dağı avucumun içi gibi bilirim. Bu dağda aracın saklanabileceği hiçbir yer yok. Olsaydı bugüne gelininceye dek mutlaka bulunurdu. Bütün izler bu noktayı işaret ediyor, lütfen buraya bakın,” dedim. Ayrıca arama kurtarmacı olduğumu, Türkiye Dağcılık Federasyonu’ndan eğitim aldığımı, Gönen Dağcılık ve Arama Kurtarma Spor Kulübü’nün de başkanı olduğumu söyledim. Ve tekrar sordum: “Burası ROV ile arandı mı, aranmadı mı?”

Bu kez siyah üniformalı kişi doğruyu söyledi: “Hayır, aranmadı,” dedi.

AFAD yetkilisi kırmızı montlu kişi de “Hocam” diyerek söze başlayıp, bir başka yetkilinin şu an için burada olmadığını, gelince ona iletileceğini, dalgıçların saptadıkları iki yere daha bakmaları için geleceğini ve o arada buraya da baktıracaklarını söyledi. Yanlarındaki bir kişiyi göstererek, “Bu da Elif’in ağabeyi,” dedi.

Elif’in ağabeyinin yüzüne baktım. Onu ilk kez görüyordum. Yüz ifadesinde ne bir üzüntü ne de konuştuklarımı ciddiye almışlık görünmüyordu. Sanırım Elif’in hâlâ sağ olduğuna inanıyor ve benim söylediklerimi kabullenmek istemiyordu.

Son olarak AFAD sorumlusuna şunları söyledim: “Bakın, ben buraya Kapıdağ’ı en iyi bilen kişi olarak; günlerdir yanlış arama yöntemleriyle birçok kişinin zamanının ve emeğinin harcanmaması ve ailelerin daha fazla acı çekmemesi için olayı aydınlatmak ve vicdani borcumu yerine getirmek için geldim. Artık tüm bulguları sizinle paylaştım. Ekip olarak başka herhangi bir yerde arama yapmayacağız, geri dönüyoruz. Bundan sonra top sizde, vicdani sorumluluk sizde,” dedim.

AFAD sorumlusu kişi ciddi bir şekilde başını sallayarak, güven verici bir şekilde “Tamam,” dedi. Biz de arkadaşlarla aracımıza binerek olay yerini terk ettik.

3 Ocak 2026
Olayı Tüm Gerçekliği İle Çözümlüyorum

Aracın izini ve gölete düştüğü yeri kısa sürede tespit etmenin sevinciyle arkadaşlarla hep birlikte benim aracıma bindik. Planımızda Bandırma sahilinde bir çay içmek ve deniz havası almak vardı. Onlara daha önce Langada Şelalesini görüp görmediklerini sordum. Görmediklerini söylediler. Görmek ister misiniz, buraya çok yakın dedim. Sevinçle görmek istediklerini söylediler. Sonra setin üzerinden geçerek Langada Şelalesi’ne doğru aşağı kısma indik. Bir süre sonra yol bozuldu. Aracı güvenli bir yere bırakarak buradan sonra şelaleye yürüyerek devam ettik. Şelaleye vardığımızda bir kaç fotoğraf aldık (Saat 12.49) ve araca geri döndük. Dağı aşarak önce Erdek’e inip bir şeyler yedikten sonra planladığımız gibi yine Bandırma’ya gidecektik. Yükseldikçe yol üzerinde kar ve buzlanma yoğunlaştı. Karşıdan gelen arama kurtarma ekiplerinin araçlarıyla karşılıklı birbirimizi geçmekte zorlanıyorduk. Bir taraftan zorlu şartlarda araç kullanıyor diğer taraftan cinayetin oturmayan yanlarını düşünüyordum.

Araca ait o izler neden yoldan itibaren değil de sadece son yarıda gölet kıyısında vardı?

Bir anda kafamda şimşekler çaktı! Baştan beri Enis’in katil olabileceği önyargısıyla hareket etmiştim!

“Bu olay ya cinayet değilse, ya Enis suçsuz ise?”

Bu soru zihnimde yankılanır yankılanmaz, veriler birer birer yer değiştirmeye, taşlar sarsılmaz bir mantıkla yerli yerine oturmaya başladı. İzler artık bana bambaşka bir tablo çiziyordu.

Çünkü İzler çok şey söylüyordu. Fren yapılmıştı. Direksiyon başındaki kişi hayattaydı, refleks göstermişti, yaşamaya çalışmıştı.

Sonuç açıktı: Araç yoldan gölete doğru fırlamış, havada gelmiş; kayalara temas ettiği noktadan itibaren tampona ait gri alt plastik panjur parçaları kırılarak etrafa yayılmış, aracın altı kayalara sert sürtmüş ve kayalardan kıymıklar kopartarak hızla suya girmişti.

Yukarıda iz olmaması, aracın sonradan itilmediğini gösteriyordu. Kimse bir arabayı kaldırıp bu şekilde fırlatamazdı. Fren izleri ise araç içinde yaşayan birinin olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Tüm bu delilleri birlikte değerlendirdiğimde, birkaç dakika içinde tablo benim için netleşmişti.

Olayın cinayet olmadığı kesindi.

Geriye kalan ihtimal, büyük olasılıkla bir kazaya işaret ediyordu; kayalardaki fren izleri ise Elif Kumal’ın oraya hangi ruh hâliyle gelmiş olursa olsun, o anda araç içinde hayatta olduğunu ve son ana kadar yaşama refleksi gösterdiğini ortaya koyuyordu.

Vah kardeşim Enis! Medyanın linç girdabına kapılıp, hakkında yanlış düşündüğüm, önyargılarımı kırmakta geciktiğim ve ben de seni zanlı olarak gördüğüm için senden özür dilerim!

O andan itibaren vicdani sorumluluğumun ağırlığını daha fazla hissettim. Çünkü Enis G. medyada kelimenin tam anlamıyla katil zanlısı olarak linç ediliyordu. Yarın tekrar gelip yetkililerin önyargılarını kırıp her ne pahasına olursa olsun aracın oradan çıkarılmasını sağlamalıydım. Enis’in aklanması için elimden geleni yapabilmek ve yeniden buraya gelebilmek için organizatörü olduğum yarınki kulüp etkinliğimizi de iptal etmeliydim.

3 Ocak 2026
Enis G. İle Görüşmeler

Zorlu dağ yollarından direk Erdek’in içine ulaştık. Orada bir aperatifçide bir şeyler yiyip içerken artık herşey zihnimde netleşmişti. Yeni değerlendirmelerimi ekip arkadaşlarımla paylaştım. Uğurcan dışındaki arkadaşların kafasında hala soru işaretleri var ve netleşen hiçbir şey yoktu. Hatta aracın oraya uçmuş olabileceğinden bile şüpheliydiler. Oysa Uğurcan beni anlamış ve onunla fikir fırtınası yapar hale gelmiştik.

Belki telefonu açılmıştır düşüncesiyle Enis’i yeniden aramayı denedim. Bir anda telefonu çalmaya başladı. Demek artık telefonu açılmıştı. (Saat 14.44) Önce geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Oldukça üzgün bir ses tonuyla teşekkür etti. Olayın yedinci gününde, Gönen Dağcılık ve Arama Kurtarma Spor Kulübü olarak aramalara katıldığımızı, aracın göle uçtuğu yeri tespit ettiğimizi ve bulgularımızı yetkililerle paylaştığımızı söyledim.

Aracın yoldan fırladıktan sonra yaklaşık on metrelik mesafenin beş metresini hiçbir kayaya sürtmeden uçarak geçmesinin bunun bir cinayet (itilme) olmadığını gösterdiğini; kayalardaki fren izlerinin ise aracı kullanan kişinin hâlâ hayatta kalma refleksi gösterdiğinin delili olduğunu anlattım. Bu nedenle olayın bir intihar da olamayacağını, yaşananın sadece bir kaza olduğunu, artık üzerindeki töhmetin kalktığını ve geçmiş olsun dileklerimle rahat olması gerektiğini söyledim.

Bir an duraksadı, ardından şaşkınlıkla, “Çeşmenin orası mı Abi?” diye sordu.

“Evet,” dedim.

“Abi, ben de aynı yerden şüpheleniyordum,” dedi.

Anlattıklarım karşısında duygulandı. “Abi, izleri bulduğunuz yeri yetkililere gösterdiniz değil mi?” diye sordu. Gösterdiğimizi, dikkate alacaklarını ve merak etmemesi gerektiğini söyledim. Minnettar bir şekilde teşekkür etti.

Aparatif bir şeyler yiyip çaylarımızı içtikten sonra, daha önceden planladığımız gibi deniz havası almak için Bandırma’ya geçtik. Fenere giden yolun girişindeki sahilde bir işletmeye oturup çaylarımızı yudumlarken ekip olarak kısa bir değerlendirme yaptık.

Benim ve Uğurcan’ın kafasında her şey netleşmişti; aracın tespit ettiğimiz noktada olduğundan artık şüphemiz yoktu. Diğer arkadaşlar ise izleri ve bulguları kabul etmekle birlikte, “Araç gölde olsaydı bunca aramaya rağmen şimdiye kadar bulunurdu,” düşüncesini hâlâ aşabilmiş değillerdi.

Bu sırada Enis beni aradı. -Saat 16.11- “Abi, sana WhatsApp’tan bir fotoğraf gönderdim ama henüz bakmadın. Fotoğrafa bakıp izleri bulduğunuz yerin orası olup olmadığını söyler misin?” dedi. Fotoğrafa baktım. “Evet,” dedim. “Tam da orası.”

Ardından, “Abi, seninle görüşebilir miyiz?” diye sordu. “Tabii,” dedim. “Nerede buluşalım?” diye ekledi.

Buluşma yerini tarif ettim. Ancak ailesi bazı sakıncalar görmüş olmalı ki, “Abi, sen bizim eve gelebilirsen daha iyi olur,” dedi ve evinin konumunu gönderdi.

Arkadaşlar konuşmayı duyuyordu. “Gidiyor muyuz?” diye sordular. “Evet,” dedim.

Yola çıktık. Yolda Önder Bey, “Bu adam hâlâ zanlı değil mi, eve gitmemiz doğru mu?” diyerek tereddüdünü dile getirdi. Merak etmemesini söyleyerek ikna etmeye çalıştık. Zor da olsa kabul etti. Olayları zihninde tam netleştirememişti; Enis’in suçsuzluğuna bizim kadar ikna olmamış gibiydi.

Enis’in evine vardığımızda içeri buyur edildik. Ev, akrabalarıyla doluydu. Bizi sıcak karşıladılar. Bir şeyler ikram etmek istediler, kabul etmedik. Yalnızca Uğurcan ve ben su rica ettik.

Enis, o gece yaşananları anlatmaya başladı.

3 Ocak 2026
Olay Gecesini İlk Ağızdan Dinliyoruz

Enis için çok zor günlerdi. Sevdiği kızı kaybetmişti. Muhtemelen ertesi gün de gölden kızın cesedi çıkarılacaktı. Buna en az benim kadar o da emindi; çünkü bulgularıma inanıyordu. Keşke Elif aracı ile göle uçmasaydı da sadece Kapıdağ’da kaybolsaydı. O zaman Kapıdağ’ın coğrafyasına ve saklı kalmaya müsait noktalarına olan hakimiyetimi kullanarak, standart arama protokollerinin dışında kalan kör noktaları tarar ve ancak ileri derece iz sürme teknikleriyle ulaşılabilecek sarp alanları analiz ederek onu bulurdum.

Ancak deliller çok açık ve netti; bu dakikadan sonra Enis’in anlatacağı hiçbir şey düşüncemi değiştiremezdi, sadece bulgularımın doğruluğunu teyit edebilirdi. Onu yalnızca nezaketen dinleyecektim. Çok üzüntülü olduğu için hiçbir soru sormayı düşünmüyordum. Ayrıca sosyal medyada da acımasızca linç ediliyordu. Ne anlatırsa ona razıydım.

Ben ise ona, gerek telefonda gerekse eve gelince, tüm bulgularımı anlatmıştım. Tüm ailesi de, gördüğüm kadarıyla, bana inanmış ve beni saygıyla dinlemişti. Özellikle dalgıçların yeterli derinliğe inemedikleri konusundaki düşüncelerimi dikkate almışlar; tanıdıkları kişilerle irtibata geçerek o derinliğe inecek donanıma sahip dalgıç arayışına girmişlerdi. Hatta eski bir asker olduğunu öğrendiğim biriyle, beni ayrı bir odaya çağırarak telefonla görüştürmüşlerdi. Görüştüğüm kişi bana, “Oraya kompresörle dalınabilir mi?” diye sorduğunda çok mutlu olmuştum. Çünkü kompresörle 50 metreye kadar güvenle dalınabilirdi ki gölet zaten 30 metre civarında bir derinliğe sahipti.

Bu görüşmenin ardından “Yarın bu iş bitecek,” diyerek sevinmiştim. Artık herkesin ve ekip arkadaşlarımın da bulunduğu odaya geçerek Enis’in anlattıklarını dinleyebilirdim.

Salon doluydu. Enis benim koltuğumun önüne diz çökerek yere halının üzerine oturmuştu. Bana o geceyi anlatmaya başladı.

Enis: “Elifle aramızda her zaman olduğu gibi bir tartışma geçti.”

Sonradan öğrendiğim kadarıyla başka bir kızın Enis’i araması üzerine çıkan, temeli kıskançlık olan bir tartışmaymış. Tabiki tartışmanın o boyuta gelmesinde Elif’in bir şişe şaraptan fazla içmiş olması da etkili olabilir.

Enis: “Elif tartışma sonrası aracına bindi ve kamp yerini terkederek Bandırma yönüne doğru hareket etti.”

Bu arada medyada anlatıldığı gibi yüzünde herhangi bir çırmık izi göremedim. Varsa da olayın yedinci gününe yani bugüne gelinceye kadar geçmiş olabilir.

Enis: “Sonra Bandırma’ya doğru hareket eden Elif tekrar geri dönüp kampın önünden geçti. Geçerken de korna bağırttı. Bu Elif’in her zamanki ruh haliydi, bunu çok sık yapardı. Genelde gölün oradaki çeşmeye doğru gider, ihtiyaç giderir, sigara içer geri gelirdi. Buna alışıktım. Ayrıca bu dakikalarda ikimizin ortak arkadaşı olan Bahar’ı aramış ve Enis’i çok ama çok seviyorum demiş.”

Kızın Bandırma’ya giderken aniden geri dönüp göl tarafına dönmesi ve kampın önünden geçerken de Enis’e korna bağırtması aslında bir “meydan okuma” ydı. Bunun üzerine Enis, kötü birşeyler olacağını hissetmiş olmalı ki her ne kadar Elif’in bu davranışını olağan olarak tanımlasa da aracın arkasından gitmeye ve hatta koşmaya başlamıştı. Elif’in Bahar ile konuşmasını çok irdelemedim. Çünkü acılı olduğu her halinden belli olan Enis’i sorgulamak istemiyor, sadece onu dinlemek istiyordum. Ancak medyadaki gibi “söyle Enis’e onu çok seviyorum, ama olmuyor işte” demişse Bahar’a, bu bir “veda” anlamına da gelebilir.

Enis: “Elif bir şişeden fazla şarap içmişti. Kampın önünden geçince, başına bir şey gelmesinden endişelenip peşinden gittim. Beni birkaç kez aradı; bir keresinde telefonunun düştüğünü ve kapıları açamadığını söyledi. Ancak bilirsin abi, o yolda şebeke her noktada çekmez. Arama kayıtları da o anlarda birbirimize ulaşmaya çalıştığımızı ama bağlantı kurulamadığını doğruluyor. İfademde de belirttiğim gibi, akıllı saatimdeki veriler anlatıklarımla tam uyumlu çıktı. Yetkililer, o dakikalardaki yüksek nabız kayıtlarımdan koştuğumu ispatladılar. Setin aşağısında kamp yapanlara ulaşıp geçen bir araç olup olmadığını sordum; ‘geçmedi’ dediklerinde biraz rahatladım.

Enis’in o kamp yapanların yanına gittiği kamara kayıtlarıyla da teyit edilmiş. O an rahatladım demesi, o anki şuurla daha kötüsünü düşünmek istemediğine işaret

ediyordu. Ama keşke araç oradan geçseydi de Elif, Dindymus Dağı eteklerinde ya da Langada Şelalesi tarafında kaybolsaydı. O zaman er ya da geç muhtemelen sağ olarak bulunurdu. Ama en kötüsü olmuştu! Farkında olmadan koşarak geçtiği setin başından göle uçan Elif çoktan hayatını kaybetmişti.

Sonra bana Enis o geceki telefon trafik verilerini popgösterdi.
“Bak abi 00:00 ile 00:30 arası defalarca birbirimizi aramışız ve sonra sinyal kaybolmuş.”

Anladığım kadarıyla kamp önünden korna bağırtıp geçen Elif çok kısa bir süre sonra göle uçmuştu. Elif o noktaya hangi şuur ve ruh haliyle gelmiş olursa olsun son konuşmasında “kapılar açılmıyor” demesi ve kayalarda bulduğumuz fren izleri Elif’in yaşamak istediğinin açık delilleriydi.

Müsade isteyerek evden ayrıldık.

3 Ocak 2026
Önyargılar ve kararlılık

Enis’in evinden ayrılıp Gönen’e doğru yola koyulduğumuzda, zihnimde ertesi günün ağır provası başlamıştı. Yetkililere sunduğum somut delillere rağmen, yerleşik yargıları kırmanın ve onları ikna etmenin zorluğu kalbime bir endişe tohumu gibi düşmüştü. Profesyonel bir arama kurtarma sorumlusu olarak biliyordum ki bazen en bariz gerçek, önyargıların gölgesinde görünmez hale gelebilirdi. Hatta öznel bir itirafta bulunmam gerekirse, ben bile bu vakaya başlangıçta kolektif bir cinayet önyargısıyla yaklaşmıştım. Verilere dayalı, dinamik bir analiz yeteneğine sahip olmama rağmen, zihnimdeki cinayet ihtimalini bir türlü bertaraf edemediğim için bulgular uzun süre taşları yerine oturtamadığım bir yapboz gibi kalmıştı. Ne zaman ki bu peşin hükmü zihnimden söküp attım, işte o an tüm parçalar sarsılmaz bir mantıkla yerli yerine oturdu. Ancak benim geçirdiğim bu zihinsel devrimi, toplumun ve kriz masasının o katı önyargı duvarına karşı gerçekleştirmek hiç de kolay olmayacaktı.

Normal şartlarda ertesi gün, liderliğini yürüttüğüm kulübümüzün pazar antrenmanı vardı. Ancak Elif’in akıbeti netleşmeden başka bir patikada yürümek benim için mümkün değildi. Gönen’e varır varmaz kulüp grubuna yazdığım bir mesajla, gerekçelerimi dürüstçe açıklayarak etkinliği iptal ettim. Beklemediğim bir şekilde gruptan beş arkadaşım, bu yükü benimle omuzlamak istediklerini belirterek bize katılmak istedi. Bu dayanışma ruhuyla, ertesi sabah saat 08:00’de yeniden yola çıkmak üzere sözleştik.

O gece yatakta dönüp durdum, bir türlü uyuyamadım. Zihnimde gün boyu incelediğim o izleri tekrar tekrar analiz ediyordum. Kriz masasının hemen arkasında duran, tabiri caizse gözlerinin önündeki o bariz emareler bugüne değin nasıl fark edilememişti? Günlerdir süregelen o yoğun arama faaliyetlerinin niteliğini sorgulamamak elde değildi. Sosyal medyada “Bir hafta göl mü aranır?” sesleri yükselirken, artık kimse Elif’in gölde olduğuna ihtimal vermiyordu. Sahada izleri bilimsel bir süzgeçten geçirecek liyakatli bir gözün eksikliği, süreci tam bir ikna kaosuna sürüklemişti.

Dalgıçlar iki kez dalmış ve artık umutlarını yitirmişlerdi; üçüncü bir dalış için onları ikna etmenin güçlüğünü biliyordum. Oysa benim zihnimde tablo çok netti. Araç, tam da işaret ettiğim o karanlık noktanın altındaydı. Bu konuda ne bir tereddüdüm ne de bir şüphem vardı; gerçeği her pahasına savunmaya hazırdım. Gecenin ilerleyen saatlerinde, gündüz set üzerindeki rüzgâra maruz kalmanın bedeli olarak göğsümde hafif bir öksürük ve üşüme başladı. Bedenimin yorgunluğu, zihnimin direnciyle çarpışıyordu. Bu endişeli düşünceler ve fiziksel kırgınlık arasında, sabaha karşı ancak bir saatlik huzursuz bir uykuya dalabildim.

4 Ocak 2026
8. Gün Olay Yerine İntikal

07:30’da uyandım. Yüzümü yıkadım; gözlerim uykumu alamadığım ve biraz da soğuk algınlığından olsa gerek kan çanağı gibiydi. Giyinip aşağı indim. Arkadaşlar her zamanki buluşma yerimize, börekçiye gelmişlerdi. Yedi kişiydik. Bir şeyler yiyip iki araçla yola çıktık. Olay yerine geldik; henüz ilk gelen sivil ekip bizdik. Kriz masasına kaydımızı yaptırmak istedik ancak henüz jeneratör çalıştırılmamış, bilgisayarlar açılmamıştı. Dün bulguları paylaştığımız AFAD sorumlusu kayıt için biraz beklememi söyledi. Yüzündeki ifade, dünkü iddialarımı ve delillerimi ciddiye almış gibi değildi. Akşamki endişelerimde sanırım haklıydım; yeniden bir ikna savaşı verecektim. Kayıt açılana kadar kriz masasının arkasındaki gölet kıyısına inerek ekibime dün bulduğum izleri gösterdim. Aracın yoldan nereden, nasıl fırladığını, nereyi havada geçtiğini ve ilk nerede kayalara sürterek göle girdiğini anlattım. Somut bulgularla olayın oluş şekline tereddütsüz ikna oldular.

Hava soğuktu. Kriz masasında kayıt açılana kadar askerlerin ısınmak için yaktığı ateşin başına gittik. Bir süre sonra ekipler gelmeye başladı. Bu arada kayıtlar açıldı. Kriz masası önündeki dün konuştuğumuz AFAD sorumlusuna, bugün dalgıçların dediğim yere dalıp dalmayacaklarını sordum. “Hayır,” dedi. “O izler ATV araçlarına ait izler,” diye ekledi ve bana arkasını döndü. Adam duvar gibiydi. Ne desem boş. Kendi eksik ve yanlış bilgileriyle benim tezimi çürütmeye çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Halbuki dün onlara, “Bakın tüm bulguları sizinle paylaştım, artık vicdani sorumluluk sizde,” dediğimde bana güven verici bir şekilde “Tamam,” demişlerdi. İyi ki bunlara güvenip bugün buraya gelmemezlik yapmamışım. Zorlu bir kabul ettirme süreci kaçınılmazdı. “Kaydımızı yapar mısınız?” dedim. “Geç içeri yapsınlar,” dedi. İçeri geçtim ve görevli kaydımızı yaptı.

Şimdi nereden başlayacaktım? Önce ateşin başına gittim, biraz ısındım. Nezle de olmuştum; kolay kolay hastalanmam ama sanırım bu soğuk algınlığı beni biraz zorlayacaktı. O arada ateşin başındaki askerlere, buradaki en yetkili kişinin kim olduğunu sordum. “Komutan,” dediler. “Hangi komutan, nerede bulurum kendisini?” diye sorduğumda, “Albay,” diyerek kriz masasının bulunduğu tarafı işaret ettiler. Bu arada kendi grubum da beni izliyordu. Bazı dikkatli habercilerin de radarına girdiğimi ve takipte olduğumu hissetmeye başladım. O arada bir görevliye; sanırım astsubaydı, rütbesine dikkat etmedim (O kişiden bundan sonra Başçavuş olarak bahsedeceğim), “Komutan’ı nerede bulabilirim?” diye sordum. Kibar bir dille, “Tabii, hemen göstereyim,” diyerek beni komutanın yanına götürdü. Komutan’a kendimi tanıttım, bulgularımdan bahsettim. O sırada komutan kriz masasının bulunduğu karavana ilerliyordu. Komutan, AFAD sorumlusu kişiye eliyle beni gösterip bu bilgilerden haberi olup olmadığına dair bir el hareketi yaptı. AFAD sorumlusu, “Dediği yeri biz biliyoruz, onlar ATV izleri,” dedi. El ve yüz ifadeleriyle dikkate alınmamam gerektiğini ima eden davranışlarda bulundu. Aslında beni köyün delisi gibi gösterdi. Komutan da “He,” diyerek karavana bindi. Arkasından AFAD sorumlusu kişi, kriz masasının bulunduğu karavanın kapısını suratıma kapattı.

Karavanın kapısı önünde kalakaldım. Öylece burnumun önündeki kapıya bakarken, “Vazgeçmek yok,” dedim. Sol yanımdaki beni Komutan’a getiren Başçavuş sesizce çaresizliğimi izliyordu. Ne pahasına olursa olsun Komutan’a delilleri kabul ettirmek ve onu ikna etmek zorundaydım. Onu ikna edersem gerisi sorun değildi.

Başımı sola çevirip Başçavuş’un yüzüne baktım. O da bana bakıyordu. “Sizden rica etsem benimle iki dakika gelir misiniz” dedim. Aynı kibarlıkla “Tabii” dedi. Benimle hemen kriz masasının arkasına izlerin olduğu yere indi.

Araca ait kayalara sürtme izlerini, fren izlerini gösterdim. Şöyle bir baktıktan sonra “bu sürtme izleri varsa araca ait parçalar da olması gerekir” dedi. Hemen kayalar arasındaki araca ait alt panjur parçalarını gösterdim. Gri plastik parçayı kontrol ettiğinde yüz ifadesinin bir anda değiştiğini fark ettim.

“Komutan’ı getiriyorum” dedi ve hızla gitti.

O an yeni bir kırılma anıydı.

4 Ocak 2026
Komutan’ı İkna Çabaları

Saniyeler içinde komutan ve yetkililer kriz masasının arkasında göründüler. Hemen ardından haberciler geldi. Ben tüm bulguları göstermeye başladım. Bu arada AFAD yetkilileri tezimi çürütmek için bastırıyordu.

Elif Kumal’a ait aracın izlerini yetkililere gösterme ve kabul ettirme çabalarım.
Elif Kumal’a ait aracın izlerini yetkililere gösterme ve kabul ettirme çabalarım.

“O izler ATV araçlarına ait!” diyorlardı.

“ATV araçlarının kayalar üzerinde ne işi var?” dedim. Ayrıca, “Bu ATV araçları altları sürterek mi geziyor kayalar üzerinde?” diye sordum.

Kalabalıktan sesler yükseldi: “ATV araçlarının altı sürtmez!”

Gerçekten ATV izleri olsaydı, altları sürtmesi koşuluyla izler; karışık yönlü ve dağınık olurdu. Oysa izler, yoldan göle uçan bir aracın son beş metredeki tek yönlü metalik sürtünmeleriydi. İzler sadece bir araç genişliği kadar alandaydı. Sadece normal bir sürtünme de değil; olayın üzerinden sekiz gün geçmesine, yağmur ve fırtınalara rağmen kayalarda sert bir kırım olduğu da açıktı. Kayalardan kopan kıymıklar hâlâ üzerlerindeydi.

Bu kadar açık bir gözleme rağmen hâlâ “ATV izi” demekte ısrar etmek; teknik bir değerlendirmeden çok, gerçeğe sırt dönme anlamına geliyordu.

Yetkililerle tartışmamız devam ederken Komutan sessizce dinliyordu.

Yeniden sesler yükselmeye başladı: “Araç buradan uçsaydı aracın altı burada kalması lazımdı, araca ait parçalar olması gerekirdi!”

Kayaların arasından gri alt panjur parçası çıkararak Komutan’a gösterdim. Komutan, “Bu, aracın neresi?” diye sorduğunda; Uğurcan hemen medyadan bulduğu aracın fotoğrafını telefonundan göstererek tamponun alt kısmındaki gri panjuru işaret etti.

Komutan parçayı incelerken, arama kurtarma ekiplerinden bir sivil olsa gerek, çok güzel, can alıcı bir soru sordu:

“Araç buradan ittirilseydi, yukarıda da izlerin olması gerekmez miydi?

Bu soru çok hoşuma gitti; çünkü benim de önyargılarımı kırana kadar açıklamakta zorlandığım bir detaydı. Soruyu zevkle cevapladım:

“Hayır, olay cinayet değil, kazaydı!” dedim. “Araç ittirilmedi; yoldan fırlayarak geldi, izlerin olmadığı bölümü havada geçirdi. Şuradan itibaren,” diyerek parmağımla gösterdim, “kayalara sürterek suya girdi.” Ayrıca araca ait fren izlerini de göstererek intihar ihtimalinin de olmadığını; Elif’in fren yaparak aracı durdurma çabasıyla bir yaşama refleksi gösterdiğini söyledim.

O an bana soruyu soran kişi, gözünü aracın uçarak geçtiği yere çevirdi. Sessiz kalsa da önyargılarını kırmış, kafasındaki taşları yerlerine oturtmaya başlıyordu.

Komutan hâlâ temkinliydi: “Göl arandı; olsaydı bulunurdu, gölde yok,” dedi. Yanlış yöntemlerin kullanıldığını söyledim. “Burası dalgıçlar tarafından iki kez arandı,” dedi. Gölün 30 metre derinliği olduğunu; set kıyısının, yani set duvarının bittiği yerin çok derin ve balçık olabileceğini söyledim. Dalgıçların bu derinliğe inecek kapasitede olmadıklarını, bu zeminde en güvenli aramanın ROV (su altı robotu) ile yapılabileceğini belirttim.

Komutan, “Burası ROV ile de arandı,” dedi. “Emin misiniz? Elinizde ROV yok diye biliyorum,” dedim. Komutan, hafifçe başını eğerek, “Var,” dedi.

Ellerinde ROV yoktu; çünkü dün konuştuğum yetkili, olmadığını itiraf etmişti. Sanırım Komutan, cihazı “yanal taramalı sonar” (side scan sonar) ile karıştırıyordu.

Yetkililerden biri, “Burası yanal taramalı sonarla da günlerce arandı,” dedi. Hemen itiraz ettim: “Bu göl zemininde yanal taramalı sonar hiçbir işe yaramaz!”

Komutan, nedenini sordu. Teknik detaya çok girmeden izah ettim: Kayalık yapılı derin set kıyısında ve üstelik balçık zeminde, akustik ses dalgalarının kayalarda sapmalar oluşturarak maskelemeler yapabileceğini; neticede zeminde oluşacak distorsiyon (bozulma) içinde aracın gizlenebileceğini veya aracın bir kaya ya da çıkıntı gibi algılanabileceğini söyledim. Komutan, anladım derken, oradaki bazı dalgıçlar, yaptığım izahtan sadece derinlik kastettiğimi anladılar. Dalgıç olduğunu sandığım birisi, “Burası sadece iki metre, altı balçık falan da değil,” dedi. “Burası derin ve altı da balçık! İşte, derine inmediğiniz için aracı bulamadınız.” Parmağımla göstererek, “araç tam da burada!” dedim.

Komutan sessizce, “ROV yok…” dedi.

“Yok, değil mi?” dedim.

Komutan: “Yok.”

Doğruyu söylemişti. Kırılma anının yaklaştığını hissediyordum!

Oradan bir yetkili, “Nasıl bu kadar eminsin gölde olduğuna?” diye sordu.

“Eminim; hem de öyle %90 falan değil, %100 eminim!” dedim.

“Çünkü izler açık ve net. Ayrıca araç kamp alanından bu tarafa geliyor, başka bir yöne gidemez.” AFAD sorumlusu, “Kamp alanından çıktıktan sonra Ballıpınar tarafına sapmış olamaz mı?” diye araya girdi. “Olamaz,” dedim. “Enis G.’nin açıklamaları ve telefon trafik verileri burası olduğunu doğruluyor. Çünkü Elif, kamp alanından bu tarafa yönelmesinin hemen ardından Enis’i arıyor ve sadece şu iki kelimeyi söylüyor: ‘Kapıları açamıyorum.’ Ardından birbirlerini arıyorlar ama telefon düşmüyor. Sonra Elif’in araması bitiyor; yani araç artık suda ve sinyal kesiliyor. Kapıların açılmaması suda olduğunu gösteriyor. Bu kadar kısa sürede Ballıpınar tarafından denize varması ya da yarımada üzerinde başka bir gölete ulaşması mümkün değil.” AFAD sorumlusu, “O, Enis’in iddiası,” dedi. Evet, Enis’in iddiasıydı; fakat bu iddiayı destekleyen pek çok veri vardı.

Komutan sordu: “Telefon sinyali kaçta kesilmiş?”

“Enis’in elindeki kayıtlardan gördüğüm kadarıyla 00:30 gibi sinyal kesilmiş,” dedim.

Komutan, “Hayır, sinyal saat 02:30’da kesilmiş,” dedi.

“Nasıl olur? Kayıtlara baktım, en geç 00:30’u gösteriyordu,” dedim.

Komutan başını sallayarak, “Ya… İşte… Bizim elimizdeki kayıtlarda 14:30 gösteriyor,” dedi.

Komutan HTS kayıtlarına bakmış olmalıydı. O kayıtlara bizim ulaşmamız mümkün değildi!

O an birden yerli yerine oturmuş taşların yerinden oynadığını hissettim. Hastalığımdan dolayı hissettiğim dondurucu soğuğa rağmen, sanki başımdan kaynar sular dökülmüştü. Eğer Elif’in sinyali gerçekten saat 14:30’da kesildiyse, burada boğulmuş olamazdı. Muhtemelen Ballıpınar tarafına gitmişti. Enis, Elif ile yaptığı konuşmanın zamanını yanlış hatırlıyor olabilirdi.

Komutan, çok güçlü bir argümanla benim tezimi çürütmüştü.

Saniyeler içinde tüm veriler, onlarca kombinasyonla beynimde çek etmeye başladı. Herkes ne diyeceğimi merak ediyordu. Haberciler kameralarla beni çekiyorlardı; o anların bazı kanallarda canlı verildiğini sonradan öğrendim. Göle doğru baktım. Araç oradaydı ama açıklayamadığım bir detay yüzünden tıkanmıştım.

Güvensiz bir ses tonuyla; bazı iPhone’ların su altında, altı metre derinlikte yarım saat çalışabildiğini söyledim.

Hemen sesler yükseldi: “Hayır, çalışamaz!”

İtiraz etseler de benim iddiam doğruydu ama yarım saatlik bir süre kazancı yeterli değildi. Buradan ilerlemek sonuç vermeyecekti.

O an, açıklayamadığım bir nedenden dolayı “sinyalin saat 14:30’da kesildiği bilgisinin” hatalı olabileceği ihtimali üzerinde durmaya başladım. Onlar göremese de kayalardan bir aracın gölete uçtuğunu net bir şekilde görebiliyordum. Gölette bir araç olduğu gerçeği benim için yüzde yüzdü. Kendi argümanımın daha güçlü olduğuna karar vermem, bir anda özgüvenimi tekrar yerine getirdi. (Sonradan yaptığım araştırmada da baz istasyonlarının bazı şartlarda bilgiyi geç verdiğini öğrendim. O bölge de o şartlara uygundu.)

Belki de bunca zaman o kadar liyakatli insan; şu an için açıklayamadığım bu hatalı detay yüzünden Elif’in bu noktada olabileceğine ihtimal vermemişti.

Bu kez kendime güvenli ama ikna çabası gösteren çok samimi bir ses tonuyla; “Bakın Komutanım, şu an için sinyalin neden geç kesildiğini açıklayamıyorum ama aracın hemen yanı başımızda olduğuna yüzde yüz eminim,” dedim. “Çünkü doğayı iyi tanırım, kayalardaki izlerin bir araca ait olup olmadığını analiz edebilirim. Bu Kapıdağ’ını da avucumun içi gibi bilirim. Elif Kumal’ın aracının bu dağda saklanabileceği sadece birkaç gölet var, başka da bir yer yok. O gölet de bu!”

Komutan, “Diğer göletleri de aradık zaten,” dedi.

“Eğer araç burada, bu göletin dibinde olmasaydı zaten şimdiye dek çoktan bulurdunuz,” dedim. Oradan bir yetkili sitemkâr bir ses tonuyla, “Yok zaten, her yeri aradık, yok!” dedi. Hatta yarımadanın tüm sahilleri aranmış…

Komutan, “E… Dalgıçlar burayı da aradı, bunlar bana yalan mı söylüyor şimdi?” diye sordu.

“Aramadılar Komutanım, aramadılar; derin yeri aramadılar!” dedim.

Komutan, önerimi sordu. “Teknik dalış yapabilme kapasitesine sahip dalgıçlar lazım,” dedim.

Komutan, biraz sessiz bir tonla, “Ya bunlar devletin dalgıçları, en iyisi…” dedi.

Kırılma anı!

Komutan, “Burası senin dediğin gibi aranacak ve sen de burada, başlarında olacaksın; bir yere gitmeyeceksin ama!” dedi. “Tamam Komutanım,” dedim.

Komutan, AFAD sorumlusuna dönerek ona sahada olan birini çağırmasını söyledi. Sanırım JAK ya da SAK (Su Altı Arama Kurtarma) komutanını çağırdı.

Artık ikna mücadelesi, bitmişti.

Baştan beri zorluk çıkaran AFAD sorumlusu kişi bana dönerek, “Bak,” dedi, “Birazdan buraya bütün su altı ekiplerini yığacağım, tüm sorumluluğu kabul ediyor musun?”

Zerre tereddüt etmeden,

“Evet, tüm sorumluluğu kabul ediyorum,” dedim.

Komutan, “Bir yere gitme, başlarında bekle ve kontrol et,” diyerek Jandarma’ya da, delilleri koruma talimatı verdi.

“Komutanım, ROV da gerekebilir,” dedim. “ROV da getiririz,” dedi sessizce.

04 Ocak 2026
Dalgıçlar Hazırlanıyor

Ortalık bir anlığına duruldu. Üşümüştüm. Ateşin başına ısınmak için giderken medyadan bazı haberciler, “Biz sana inanıyoruz, işte filanca yerde de kayıp hiç beklenmedik yerden çıkmıştı” diyerek desteklediklerini ifade ettiler.

O sırada CNN muhabiri Emrah Çakmak önüme geçerek, “Röportaj yapabilir miyiz?” diye sordu. Ayakta bile duracak mecalim yoktu ama geri çeviremedim. Sanırım canlı yayındaydık. Sesimdeki yorgunluğa rağmen, aracın gölette olduğu gerçeğini hiç tereddütsüz ifade ettim.

Tam o esnada Bandırma Etibank Arama Kurtarma Ekibi sahneye çıktı. Ellerinde, bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi duran ihtişamlı bir cihazla, işaret ettiğim noktayı taramaya başladılar. Haberciler merakla cihazın ne işe yaradığını sorgulamaya başladılar. Bana “ROV bu mu?” diye sordular. Cihazın termal kamera olduğunu, sekiz gün önce buz gibi suya gömülmüş ve çoktan ortam sıcaklığına erişmiş bir metali bulmasının teknik olarak mümkün olamayacağını anlatmaya çalıştım. Yine de cihazın o teknolojik heybeti, mantığın önüne geçmiş, herkesi etkilemişti.

Derken AFAD yetkilileriyle birlikte kıyıda biri belirdi. Komutan’ın sahadan çağırdığı JAK komutanı olmalıydı. “Aracın burada olduğunu iddia eden sen misin?” diye sordu. “Benim,” dedim, sesim netti. “Biz burasını iki kez aradık, neye dayanarak bu kadar iddialı konuşuyorsun?” diye üsteledi. Kayadaki izleri gösterdim. JAK Komutanı ayağıyla kayayı yuvarlayarak, “Bunlar ATV izleri,” deyip kestirip attı. Kayaların üzerinde hayati delillerin olduğunu ve onları yuvarlamaması gerektiğini söyledim. Bunun üzerine JAK komutanı, lastik izinin olduğu bir kayayı daha yuvarlayarak ters çevirdi. “Burasının 30 metre olduğunu nerden çıkarıyorsun,” dedi. “Göletin boş halini biliyorum” dedim. Derinlik hususunda biraz tartıştık. “Siz derinleri aramadınız,” diye yüzüne vurdum. Meydan okuyan bir bakışla “Beraber dalacağız bakalım” dedi. Daha önce beş metreden daha derine dalmadığımı söyledim. “Dalacağız, dalacağız” dedi.

Sahadan tüm dalgıçlar geldi. Bazı su altı ekipleri anlattıklarımı mantıklı buldular. Beni destekliyorlardı. JAK komutan’ına biz de dalalım mı dediler. JAK komutan’ı onlara gerek yok dedi.

Üşüyordum. Isınmaya gidememiştim. Etibank ekibinden birisi yanıma gelerek abi bizim çadıra gel ısın dedi. Seni destekliyoruz abi, gösterdiğin yerde termal kamerayla biz de bir şeyler bulduk, kriz masasına verdik, dedi. Termal kamera şu şartlarda hikaye, ama yine de destekleri için sağ olsunlar. Etibank çadırında birkaç dakika kalabildim. Dışarı çıktım.

Dalgıçlar çalışmalara başlamışlardı. Dalış için sadece Jandarma su altı ekibi hazırlanıyordu.

04 Ocak 2026
Kompresörlü Dalgıç Arayışları

Dalgıçlar çalışmaya başladılar. Kılavuz iplere bağlanarak dalma hazırlığı yapıyorlardı. Kıyıda görevli dalgıçlar haricindeki kişiler alandan uzaklaştırıldı.

Arama için dalış başladı. Ancak bu, setin duvarında, kıyıya yapışık, ciddiyetten uzak bir aramaydı. Eğer burası daha önce iki kez arandıysa, neden hâlâ kıyılarda oyalanıyorlardı? Yoldan fırlayarak gelen bir aracın, tahminlerime göre kıyıdan en az 25 metre uzakta, göletin derinliklerinde olması gerekiyordu.

Yanlarına indim. Nöbetçi jandarmaya bir bulgu olup olmadığını sordum. Belki sığ bölgede bir araç parçası bulunmuş olabilirdi. Nazik bir dille henüz bir bulgu olmadığını söyledi, yine de teyit etmek için soracağını ekledi. JAK komutanının da dâhil olduğu grubun yanına gitti. Orada kısa bir fısıldaşma oldu. Ardından geri dönerek, “Maalesef henüz bir bulgu yok” dedi. Kibar bir üslupla, benim yukarı setin üstüne çıkmamı rica etti.

“Komutan’ın emriyle buradayım” dedim.

“Biliyorum ama rica ediyorum. Size bilgi verdim, yine veririm” diye karşılık verdi.

Görevli jandarmayı zor durumda bırakmak istemedim. Yukarı, Uğurcan’ın yanına çıktım. Onunla ayaküstü durum değerlendirmesi yaparken, AFAD sorumlusu yanımızdan geçiyordu. Başını bana çevirerek “Ne oldu, bulundu mu?” diye laf sokmaya çalıştı. “Henüz bulunmadı,” dedim. Uğurcan sinirden gülüyordu. Arabaya geçtik.

Sabah buraya geldiğimde, aracımı bilinçli olarak Elif’in yoldan fırladığı noktaya ve gölete dönük şekilde park etmiştim. Arama başladığında operasyonu buradan, arabadan rahatça izleyebilecektim.

Arkadaşlarla birlikte araçtan izliyorduk. Dalgıçlar hemen altımızda çalışıyordu. Bu sırada bazı haberciler yanıma gelip operasyonun istediğim gibi ilerleyip ilerlemediğini sordular.

“Hayır” dedim.

Çalışmalar umut vermiyordu. Kıyıda vakit kaybediliyor, derine inilmiyordu. O anda aklıma Enis’in ailesinin bulduğu kompresörlü dalgıç geldi. Bugün gelecekti. Enis’i aradım. (Saat 11.16) O da beni aradığını, telefonumu açmadığımı, hatta buraya gelecek dalgıcın eski bir asker olduğunu ve numaramı ona verdiğini söyledi. Dalgıç beni aramış ama ulaşamamıştı. Muhtemelen rüzgâr, telefonun sesini bastırmıştı.

Mevcut dalgıçların derin yeri aramadığını, onun mutlaka gelmesi gerektiğini söyledim.

Enis’in bahsettiği kişiyi aradım. Yolda olduğunu söyledi. (Saat 11.26)

Nihayet geldi. (Saat 11.48)

Ayaküstü konuştuk. Kompresörü ayarladıklarını, ancak dalgıcı getiremediklerini; onun yerine ipe bağlı bir çapa getirdiklerini ve bununla etkili bir dip araması yapabileceklerini söyledi. İştahım Kaçmıştı! Bu zeminde, üstelik set kıyısında çapa nasıl çalışacaktı?

“Merak etme, daha önce işe yaradı” dedi.

Mevcut aramanın hâlini düşününce denemeye değer olabilirdi. “Hadi gidelim, Komutan’dan izin alalım da başlayın” dedim.

“Komutan benim devre arkadaşım, sorun olmaz,” dedi.

“İyi ya işte, gidelim o zaman,” dedim.

Bu sırada asker kökenli biri yanımıza geldi. Birkaç adım uzaklaşıp fısıldaştılar. Sonra geri dönerek, “Ya sen Komutan’la kavga etmişsin, seninle gitmesem daha iyi,” dedi.

“Komutan’la kavga etmedim,” dedim.

Belli ki biraz önce konuştuğu kişi ona bir şeyler söylemişti. Canım sıkılmıştı. Yemişim kompresörünü de çapasını da; vakit kaybetmeye gerek yoktu. Arabama döndüm.

Araçta arkadaşlarla durumu değerlendirdik. Hepimiz istisnasız, aracın gölde olduğuna inanıyorduk. Bir süre sonra hava almak için çıktım. Setin üzerinden dalgıçların çalışmalarını izledim.

Bir ara Komutan’ın da yanımda olduğunu fark ettim. Bana dönüp, “Sen neden onların yanlarında değilsin?” dedi.

“Yanlarında istemiyorlar,” dedim.

Başını hafifçe öne doğru salladı. Soğuktu. Tekrar arabaya döndüm.

Bir süre sonra dalgıçların sudan çıktığını gördüm. Yanlarına gittim. Üç kişiydiler, ateşin olduğu yöne gidiyorlardı. JAK komutanına, ümitsizliğime rağmen, durumun nasıl olduğunu sordum.

Cevap vermeden, “Hani burası derindi?” diye söylendi.

“Derin yere gitmediniz ki, kıyılarda aradınız,” dedim.

“Araç neden uzağa gitsin, suya düştüyse kıyıda olur. Derin yere bakmak mantıksız” dediler.

Aracın kıyıda olamayacağını anlattım. Yoldan en az beş metreyi havada katettiğini, kayalardaki kırıma bakılırsa hızla gelip kayaları sıyırarak suya girdiğini, batmadan önce de muhtemelen biraz ilerlediğini söyledim. Önce o noktaya bakılmasını, bulunamazsa gölün en derin yerine doğru aranması gerektiğini belirttim. Dalgalar, dip akıntısı, dört tekerlek ve stepnenin oluşturduğu kaldırma gücüyle aracın derine doğru sürüklenip balçıkta saklanmış olabileceğini anlatmaya çalıştım.

JAK komutanı, eliyle hareket yaparak “Hadi ya!” derken, diğer dalgıç, “Ne balçığı ya, buranın altı işte bunlar gibi kaya,” dedi.

Anladım ki derine hiç inmemişlerdi. Dibi balçıktı ama onlar setin kayalık duvarlarında oyalanıyorlardı. Halbuki biraz daha ileri gitseler araç orada, hemen bulacaklar.

İki dalgıç ateşin olduğu yöne doğru yürüdü. Üçüncüsü yanımda kaldı, bir süre olayın kritiğini yaptık. Sonra o da çağrıldı. Arabaya döndüm.

Arkadaşlar arabadaydı. Daha sonra Uğurcan da arabaya geldi. “Ateşin başında dalgıçlar çok söyleniyor hocam; seninle dalga geçiyorlar. Moralim bozuldu, ben de buraya geldim.” dedi. Her zaman farklı düşünen biri olarak bunlara alışıktım. Uğurcan, daha sonra ateş başında yaşanan o anları bana şöyle anlattı:

“Asker, jandarma ve sivil toplum kuruluşlarından kişilerle ateşin başında ısınıp çay içiyorduk. Kapsamlı dalışın ilk etabından çıkan bir sualtı arama kurtarma dalgıcı, giyinmek için kullandıkları minibüsten üstünü değiştirip ellerini ovuşturarak ateşin başına geldi. ‘En sevmediğim şey, birinin bana işimi öğretmesi. Her seferinde aynı şey; delinin biri çıkıyor kuyuya bir taş atıyor, ondan sonra uğraş uğraşabilirsen! Yok 30 metreymiş yok 35 metreymiş, yok yanal taramalı sonar burada çalışmazmış… Nereden çıkarıyorlar bunları? Buranın en derin yeri 18 metre ve öyle söylediği gibi balçık ya da killi milli bir yapı yok; her yer kayalık ve görüş mesafesi de iyi. Suyun dibindeki bira şişelerini, hatta balıkları bile görüyorum.’ dedi.
Sonra hemen ateşin başındaki uzman olduğunu düşündüğüm jandarma yetkilisi, denizde kaybolan bir iş adamının yanal taramalı sonarla 55 metreden bulunma videosunu gösterdi. Güldüler ve küçümser bir tavırla şakalaşmaya başladılar. Aralarından biri, ‘Deli o adam ya!’ dedi. Gösterilen onca tepki karşısında benim de gardım düşmeye başladı. Artık ben de iç dünyamda; ‘Mustafa Hoca’nın yanılma payı bırakmadan bu kadar ısrarcı olması normal mi, yoksa gerçekten deli mi?’ diye aklımdan geçirmeye başladım.”

Mesleğim elektronikti. Yanal taramalı sonarın hangi şartlarda işe yarayıp yaramayacağını iyi bilirim. Araç dediğim yerde bulunduğunda, hepsinin yüzünü görmek isterdim.

Bir süre sonra dalgıçlar farklı bir şey yapmaya başladılar. Tahmin ettiğim noktanın biraz berisinden, kıyıya paralel iki şamandıra arasına bir hat çektiler. Şamandıralardan aşağıya ağırlık indirdiler.

Haberciler yine ne yaptıklarını sordu.

“Anlamaya çalışıyorum,” dedim.

Yapılan iş mantıklıydı. Kısa bir araştırmayla bunun Jackstay (kılavuz hat) araması olduğunu öğrendim. Hat boyunca atlamadan, yönlerini şaşırmadan arayacaklar, sonuç alınamazsa hattı ileri taşıyacaklardı.

Ve o bir sonraki hattın başlangıcı, tam da benim tahmin ettiğim yer olacaktı.

Nihayet sistematik, disiplinli ve ciddi bir arama başlıyordu.

Heyecanlanmaya başladım.

04 Ocak 2026
Araç Bulundu’mu?

Arama hattı çok mantıklıydı. Aracın kıyıdan uçtuğu yerin önünden başlayıp, kıyıya paralel şekilde setin orta kısmına, göletin en derin yerine doğru hat çekmişlerdi. Araç, benim gösterdiğim hizadan; dip akıntılarıyla ve tekerleklerin kaldırma gücüyle setin ortalarına, derin yere doğru sürüklenmiş olabilirdi. (Ancak, araç bulunduğunda görüldüğü üzere, kayalara sert temas sonrası patlayan iki ön tekerlek nedeniyle bu mümkün olamamış ve araç tam da benim gösterdiğim noktada kalmıştı.) Bu hat üzerinde aracın olmadığına emindim. Çünkü aracın hızını gösteren emarelere bakılırsa, araç daha ileri gitmeliydi.

Araca ulaşılacağı inancım gittikçe artıyordu. Haberciler birbiri ardına gelip bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı.

Dalgıçların çalışma hattını ileri taşımalarını bekliyordum. Bunu yaptıklarında, ilk şamandıranın dibinde veya az derine doğru aracı bulacaklardı. Nihayet ilk tarama bitmişti. Göletin yüzeyinde çalışan bir bot sayesinde şamandıralar ve hat, biraz ileri alınmak üzere toplandı.

Kıyıdan 20 metre kadar uzağa hat yeniden çekildi. Pürdikkat çalışmaları izliyordum. İlk şamandıranın yanından aşağı ağırlık salınmaya başladığında heyecanım zirveye çıktı. Salınan ipin boyundan, o noktanın tahmin ettiğim kadar derin olmadığını gördüm. Elif’in aracı o şamandıraya çok yakın olabilirdi. Eğer derin yerlere sürüklenmediyse, teknik bir dalışa gerek kalmadan birkaç dakika içinde ona ulaşabilirlerdi.

Dalgıçlar birinci şamandıranın dibinden dalışa geçtiler. O arada haberciler yeniden arabamın kapısına geldiler. “Doğru mu yapıyorlar?” diye sormaya başladılar. “Evet, evet doğru yapıyorlar; aracı bulmaları an meselesi,” dedim. Sanırım Müge Anlı ekibi ya da TGRT Haber’di; emin değilim, sevinçle “Hadi inşallah,” dediler.

Aniden suyun üzerinde dalgıçlara ait bot, tam hızla zikzaklar çizerek dalgalar oluşturmaya başladı. Öyle ki bir ara önünün kalkması ile az daha ters kapaklanacaktı. Ne yapılmak istendiğini düşünüyor, yorumlar yapıyorduk. Acaba bu bir haberleşme tekniği miydi, yoksa pervanenin gücüyle aşağıdaki dalgıçların görüşünü mü açmaya çalışıyorlardı; anlam veremedik. Ama bilinçli yapılan teknik bir çalışmaydı bu. Bot yavaşça sakinleşti. Neler oluyordu? Araç içindeki ekip arkadaşlarımdan Serhan heyecanla bağırdı: “Ambulans çalıştı!” Setin sonlarına doğru, ambulansın bulunduğu tarafta bir koşuşturma ve ambulansın önünü açma çabası varken, bir anda ambulans durdu; ortamdaki hareketlilik sakinleşti.

Anlam veremediğimiz bir şeyler oluyordu. Araç bulunmuş olabilir miydi?

Ama dalgıçlar henüz suyun üzerine çıkmamıştı. Nereden haber alacaklardı? Telsiz görüşmesi yapmış olabilirler miydi? Derken ambulansa yakın tarafta dalgıçların su üstünde olduklarını fark ettim. İşleri bitmiş gibi sakindiler. Komutan da o tarafa doğru yürüyordu. Bir şey vardı; Serhan’la birlikte arabadan fırladık. Setin üzerinden ambulansa doğru yürümeye başladık. Ortam o kadar durgunlaşmıştı ki şüphelenmek pek mümkün değildi. Komutan önde, biz arkada biraz yürüdük. Set üzerinde esen sert ve dondurucu rüzgâr nedeniyle Serhan’la arabaya geri dönmeye karar verdik. Olan biteni arabadan izleyecektik. Bir şeyler oluyordu.

Dalgıçlar, sudan çıkarken kendi aralarında konuşuyorlardı. Sadece iki kişiydiler; sanırım en iyileri onlardı. Biri JAK komutanıydı, diğeri hakkımda ileri geri konuşan o dalgıç olmalıydı. Araçtan onları izliyor, yüz ifadelerinden bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. JAK komutanı sakin ve ciddi görünüyordu ama yine de başını çevirmeden göz ucuyla bana bakmıştı.

Diğeri, bana mahcup bir ifadeyle bakarken neşeyle yanındaki JAK komutanıyla konuşuyordu. Aracı bulmuşlardı. Yoksa benim dediğim yere dalmışlar ve bulamamış olsalardı, öfkeli olmaları, sırıtmak yerine benden hesap sormaya gelmeleri gerekirdi.

Yine de tam emin değildim.

Bottaki dalgıçlar, hatları ve şamandıraları toplamaya başladılar. Nihayetinde gölde ve çevrede hiç dalgıç kalmadı. Sabah iki araçla gelmiştik. Serhan, “Hocam biz gidiyoruz artık,” diyerek sahadan ayrıldı. Benim araçta Kadir Kuşçu, Uğurcan ve ben kalmıştık.

Ortam gittikçe daha da sakinleşiyordu. Kriz masasının kapısı kapanmıştı. Etrafta kimse kalmamıştı. Bana o kadar bilenmişlerdi ki araç bulunmamış olsaydı, kinlerini kusmak için mutlaka üzerime gelirlerdi. Ancak her ne olursa olsun, araç bulunamamış bile olsa ben hâlâ aracın gölün derinliklerinde çıkarılmayı beklediğine emindim.

04 Ocak 2026
Nihayet

Ekip arkadaşlarımızdan Kadir Kuşçu sıkılmaya başlamış, “Gidelim artık,” diyordu. O arada Enis’i aradım. Dalgıçların aramayı tamamladığını ama sonuç alamadıklarını, ancak Elif Kumal’ın hâlâ aracıyla birlikte gölün içinde olduğuna inandığımı söyledim. Benimle aynı fikirdeydi. O an aklıma Komutan’ın HTS kayıtlarındaki sinyalin saat 02:30’da kesildiğine dair söyledikleri geldi. Enis’e o gece kamp yaptıkları yerin Ballıpınar sapağının ilerisinde olup olmadığını telefon ederek sordum. (Saat 14.23) “Abi emin olamıyorum, kafamı toparlamam lazım” dedi. Zorlamadım.

Gölette yeni bir arama yapılacak mı düşüncesiyle araçta bekliyorduk. Ama nafile, ortam sessizdi. Kadir Kuşçu, “Gidelim artık,” diyordu. Açıkçası ben de sıkılmaya başlamıştım. Whatsapp’tan Enis’e yazıp kamp yaptıkları yerin konumunu atmasını istedim. (Saat 15.01)

Enis, Whatsapp’tan kamp yaptıkları yerin konumunu attı. (Saat 15.07) Boş durmaktansa kamp yaptıkları yeri kontrol etmek istedim. Kamp yerini terk ederken Kadir Kuşçu, aracın dışından güvenle geri çıkıp manevra yapabilmem için beni yönlendiriyordu. Ağır hareketlerle ilerlemeye başladım. Amacım yetkililerden birini görebilmek ve artık olay yerinden ayrılmak üzere olduğumuzu bilmelerini sağlamaktı. Kriz masasının bulunduğu karavanın kapısı kapalıydı. Bir anda ortam yeniden hareketlendi. Oldukça kalabalık çevik kuvvet ekipleri gelmiş, yolun iki tarafına sıralanıyorlardı.

Bunun anlamı neydi?! Aslında çok açıktı; habercilere “araç bulunmak üzere,” dediğim tam o anda bulunmuştu. Çevik kuvvet ekipleri de herhangi bir olay çıkması ihtimaline karşı güvenliği sağlamak için gelmişti. Muhtemelen telsiz konuşmasının duyulması ihtimaline karşı; dalgıç botu, gölet üzerinde yaptığı hızlı zikzak hareketleriyle aracın bulunduğunu kıyı ekiplerine haber vermişti. Eğer düşündüklerim doğruysa artık buraya olay yeri inceleme ekipleri ve dalgıçları gelecek, aracı onlar çıkaracaktı. Tabii yetkililer resmi açıklama yapmadığından, bu aşamada düşündüklerim sadece bir varsayımdı.

Kadir Kuşçu’da komik bir yorum yaptı: “Çevik kuvvet buraya eğitim amaçlı gelmiş olabilir.” Kalabalık çevik kuvvet ekiplerinin arasından geçerek alandan tamamen çıktık. Ballıpınar sapağına geldiğimizde, içeri alınmayan çok sayıda park etmiş araç gördük. Görevli, bariyeri açtı, çıkışımızı sağladı. Artık geri dönmek istesek bile tekrar içeri girme şansımız pek yoktu.

Enis’in gönderdiği konum üzerinden, kamp yaptığı yere vardık. Arkadaşlar, “Hemen tam burası,” dediler. TV haberlerinden kamp yerini daha önce görmüşlerdi; aşinaydılar. Televizyon izlemediğim için ilk kez görüyordum. Burası Ballıpınar sapağına gelmeden önceydi. Olay yerine 1 km’den daha uzaktı. Eğer Gölet kıyısında aracın uçtuğuna dair kesin delilleri görmeseydim, Komutan’ın “sinyalin 02.30 da kesilmiş” dediği argümanı ciddiyetle değerlendirir, kamptan Ballıpınar’a kadar olan yolu araştırırdım. Yine de uzun zamandır görmediğim Ballıpınar sahilinde, arkadaşların da kabulüyle çay içmek için geri döndük. Sapaktan geçerken çevik kuvvetin hareketliliği gözden kaçmıyordu.

Yollar arama kurtarma ekipleriyle doluydu. Kriz masasına kayıtlı ya da kayıtsız binlerce insan Elif’i arıyordu. Manastır üzerinden Ballıpınar’a vardık. Burası adeta ayrı bir arama kurtarma karargâhı gibiydi. Sahildeki Kahvehaneye girerek çay sipariş ettik. Herkes bize bakıyordu. Önce anlam veremesek de kısa sürede durumu kavradık. Beni ve Uğurcan’ı TV’den izlemişlerdi. Çaylarımızı içerek bir süre dinlendik. Ardından sahil yolu üzerinden Gönen’e doğru hareket ettik.

Şahinburgaz’ı henüz geçmiştik ki telefonum çaldı. Arayan, o gün BANDAK arama kurtarma ekibiyle aramalara katılan arkadaşım Ertan Çelik’ti. (Saat 18.00) Sabah, ekibiyle aramalara çıkmadan önce kriz masası arkasında ayaküstü konuşmuştuk. Ona aracın gölete uçtuğu yeri göstererek, yetkilileri ikna etme çabası içinde olduğumdan bahsetmiştim.

Ertan Bey heyecanlı bir ses tonuyla, “Az önce sahadan dönerken gördük, tam donanımlı balıkadamlar, büyük bir zodyakla senin aracı gösterdiğin yerdeydiler. Sanırım aracı çıkaracaklar,” dedi. Çoğu arama kurtarma ekibi beni TV’de canlı izlemişti; kesin ve net konuşmalarımdan etkilenerek gösterdiğim noktayı takibe almışlardı.

Arkadaşlara, aracı çıkarmak üzere olduklarını söyleyerek geri dönmeyi teklif ettim. Kadir Kuşçu itiraz etti, “Dönmeyelim, gidelim.” dedi. Zaten dönmek istesek de sapaktaki barikattan görevliler haricinde ne bizi ne de başkasını geçirmezlerdi.

Gönen’e geldik.

Arkadaşları bıraktıktan sonra bir kafeteryaya gittim. Yorulmuştum, ama bu beden değil, zihin yorgunluğuydu. Kendime bir çay söyledim. Tavşan kanı nefis bir çaydı. Kafamı dinliyor, bir yandan da sahadan gelecek haberleri bekliyordum. Gözüm telefonumdaydı.

Saat 19.00 civarı peş peşe haberler telefonuma düşmeye başladı.

Gecenin karanlığında Elif Kumal’ın cansız bedeni, gösterdiğim noktadan çıkarılıyordu. O anlar canlı yayınlanıyordu.

Hemen Enis’i aradım. Telefonda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Başınız sağ olsun,” diyebildim.

Keşke sağ bulunsaydı. Ama olmadı. En azından bulunmuştu. Artık bir mezarı olacaktı.

Telefonum susmuyordu. Mesajlar, aramalar tebrikler… Başarım kutlanıyordu. Arayanların arasında CNN muhabiri Emrah Çakmak da vardı. Ertesi gün araç çıkarılırken orada olup olmayacağımı sordu.

“Hayır,” dedim. “Benim orada işim bitti.”

Ertesi gün araç gölden çıkarıldı. El freni çekiliydi. İki ön lastik patlaktı. İlk otopsi raporuna göre ölüm nedeni suda boğulmaydı. Ardından yetkililerin yaptığı açıklama: Ankara’dan gelen özel dalgıç ve yanal taramalı sonar cihazımızla kayıp Elif Kumal’ı Yukarıyapıcı Göletinde yaptığımız çalışmalar sonucu bulduk!

Benden tek kelime bahsedilmiyordu!..

NOT:

Bu yazıda aktarılan tüm anlatımlar; olay yerinde bizzat yaşadığım gözlemlerime, o anki değerlendirmelerime ve kişisel tanıklığıma dayanmaktadır. Metin, herhangi bir kişi ya da kurumu suçlama amacı taşımamakta olup, yaşanan sürecin tarafımdan nasıl algılandığını ve değerlendirildiğini kayıt altına almak amacıyla kaleme alınmıştır. Anlatılanlar, tamamen olay anındaki bilgi, gözlem ve tecrübeme dayalıdır. Editoryal düzenlemeler ve teknik sadeleştirmeler süreç içerisinde devam edecektir.

DEĞERLENDİRMELER:

1- Bu vaka boyunca elde edilen tüm bulgular, sahadaki somut izler ve teknik analizler; olayın bir kaza olduğunu ve liyakatli bir arama yöntemiyle sonucun çok daha erken alınabileceğini açıkça ortaya koymuştur.

Bir arama kurtarmacı olarak görevim, sadece kayıp olanı bulmak değil, aynı zamanda olayın üzerindeki sis perdesini kaldırarak adaletin tecelli etmesine yardımcı olmaktır. İnsani duygularla verilen tepkileri anlayışla karşılamakla birlikte, teknik gerçeklerin ve şahsi onurumun asılsız ithamlarla gölgelenmesine izin vermeyeceğim.

2-

“ELİF KUMAL VAKASI” için 4 yorum

    1. Jale diker algış

      Çok şükür güzel bir iş olmuş.Elinize sağlık tüm emeği geçenlere teşekkür Lee.Arayip bulamamak kötü.O soğuklarda arayanlara olaya da çok üzüldük.Sonuclanmasi rahatlattı.Olene Allah tan rahmet geride kalanlara sabırlar diliyorum 🙌

  1. Emeginize ve vijdanınıza saygı duymamak elde degil, malesef liyakat konusunda gelinen nokta bu. Saygılar, iyiki varsınız

  2. Tebrikler. Çok güzelce herşeyi ozetlemissiniz. Sizi tüm alt kadronun baskısına rağmen dinleyen albayı da tebrik ederim

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir